2016 / 11  E-Bülten
GERİ
KABINA SIĞMAYAN SANATKÂR: TANBÛRÎ CEMİL BEY

  Oğlu Mesut Cemil’e göre 1873, İbnülemin Mahmut Kemâl İnal’a göre ise 1871’de İstanbul’da, Molla Gürânî semtinde doğan Cemil Bey, İşkodra Vali Muavini ve Beyoğlu Ceza Mahkemesi üyesi Mehmet Tevfik Bey ile Zihniyâr Hanım’ın oğludur.

  Üç yaşındayken babasını kaybeder ve amcası Refik Bey’in himayesinde ilköğrenimini mahalle mektebinde tamamlar. Rüşdiyeden sonra birer yıl Hamidiye Ticaret Mektebi ve Mekteb-i Mülkiye’de okur, ancak ikisini de yarım bırakır. Özel hocalardan Fransızca dersi alır.

  Ağabeyi Ahmed Bey’in çaldığı tanbûr küçük Cemil’e yasaktır. O da bardaklarla veya misafirlerin potinlerinden çektiği lastikleri, bir tahta parçasına çaktığı çivilere germek suretiyle yapıp akord ettiği çalgılarla oynamakta, bir yandan da ağabeyinin kendine yasaklı tanbûruna hasret çekmektedir. Kardeşinin bu iştiyâkını fark eden Ahmed Bey, bir gün ona küçük bir tanbûr hediye eder ve Cemil, uzun geceler bu tanbûrla koyun koyuna yatar. İleride tanbur, kemençe, lâvta, çöğür, viyolonsel, ud ve kemanın ellerinde titreşecek olduğu büyük sanatkârın sazla muâşakası da böylece başlar.

  Bir gün, amcazâdesi Mahmud Bey’le beraber gittikleri bir mecliste Tanbûrî Ali Efendi ile tanışır. Henüz bıyıkları terlemeye başlayan Cemil Bey’i hayret ve heyecanla dinleyen Mahmud Bey, “Evlâdım, bunca senedir bu sazı çaldım. Eh, şöyle böyle biraz yendik de sanırdım. Şimdi, seni dinledikten sonra, bir daha tanbûru elime almayacağım.” der. O günden sonra Tanbûrî Cemil Bey’in şöhreti hızla yayılmaya başlar.

  1901’de 28 yaşındayken annesi Zihniyâr Hanım’ın ısrarıyla Saîde Hanım ile evlenir Cemil Bey. Gençliğinde senelerce bir kızı uzaktan uzağa sevdiği, onunla evlenmek istediği halde ailesinin kızı vermediği; bunun üzerine kızın verem olup öldüğü ve Cemil Bey’in de bu aşkı hiçbir zaman unutamadığı rivayet edilse de eşi Saîde Hanım dışında bir hanımın hayatına girdiği yönünde kesin bir mâlûmât yoktur.

  Saîde Hanım 1902 senesinde karlı bir kış gününde oğlu Mes’ud Cemil’i dünyaya getirdiği zaman, kocası yatağın kenarına oturur ve sorar: “Saîde, sana biraz tanbûr çalayım mı?” Doğum ıztırâbından bîtâb düşen ve lohusalık ateşiyle yanan genç anne, gözlerini dehşetle açarak haykırır: “Hayır! İstemiyorum!”

  Tanbûrî Cemil, ev muhiti dışında bugün anladığımız mânâda, halk karşısında ilk Türk mûsikîsi konserini veren adamdır. Meşrûtiyet’in ilk senelerinde hazırlanan bu konser projesi için Cemil Bey’in evinde kânûnî Hacı Ârif Bey, giriftzen Âsım Bey, Musa Süreyya Bey, tanbûri Tahsin Bey, ûdî Nevres Bey, Kaşıyarık Hüsameddin Bey, Hafız Mustafa Efendi gibi isimler toplanır prova yapar, muntazam meşk ederler.

  Çeşitli devlet görevlerinde bulunan, Hariciye Nezareti’nde başkâtipliğe kadar yükselen Cemil Bey, 2. Meşrûtiyet’ten sonra bu görevinden ayrılır, Dârülbedâyî’nin mûsikî bölümünde hocalık yapar. Bu yıllarda geçim sıkıntısına düşer. Özel ders verdiği talebeleri de vardır. Kabiliyetsiz bir talebeyle uğraşmaktan duyduğu boğucu sıkıntıyı saklayamayan bu hocaya katlanabilecek sabır ve azme sahip talebesi de çok değildir tabii. Talebelerin yarısı bir müddet sonra dersleri bırakır, kalanlarla da zamanla dost olur ve dost olduğu talebeleriyle de maddî bir alışverişi ayıp sayarak kazancından vazgeçer. Kimler yoktur ki bu talebelerin arasında: Refik Fersan ve hanımı Fâhire Fersan, Fâize Ergin, Ressam Tahsin Bey, Saniye Burhan Cahit Hanım, bestekâr Rahmi Bey’in kızı Nâhide Hanım, Kadı Fuad Bey, yeğeni Hikmet Bey, Âtıf Esenbel, Murat Öztoprak…

  Eline aldığı her sazı kısa bir müddet sonra çalabilen, Türk mûsikî tarihinin en büyük tanbûr sanatkârı olan Cemil Bey, saza yepyeni bir tavır getirmiş, bambaşka bir kişilik kazandırmıştır. Tanbûru bazen yay ile, lâvtayı da tanbûr tekniğiyle çalmış, Türk mûsikîsinde çığır açmıştır. İlk defa duyduğu bir eseri hemen ezberine alabilecek derecede hassas bir kulağa sahip ve kabına sığmayan bir sanatkâr olan Cemil Bey, peşrev, saz semâisi, longa, oyun havası ve şarkı formunda kırka yakın eser bestelemiştir. Bunların içinde en ünlüleri şedd-i araban ve ferahfezâ saz semâileridir.

  Son yıllarında insanlardan uzaklaşıp içine kapanır Cemil Bey. Sıhhati de bir hayli bozulmuştur. 1914 Harbi patladığında bitkin bir haldedir. 41 yaşında, eline tanbûrun yerine mavzer alır, beline palaska takar ve harbe gider. O esnada kaptığı bir soğuk algınlığıyla birlikte bir türlü geçmeyen bir öksürük peydâ olur. Vereme yakalanmıştır Cemil Bey. Aman vermeden seyreden hastalık boyunca yatakta hiç yatmaz, yastıklarla desteklenen eski koltuğunda oturur. Mes’ud Cemil’e göre 28 Temmuz 1916’da, İbnülemin’e göre ise 5 Ağustos 1916’da karısı Saîde Hanım’dan “Kendinize ve Mes’ud’a iyi bakınız” diyerek helallik ister ve sabaha karşı sessizce öteki âleme göç eder. Merkezefendi Mezarlığı’nda sırlanır; ancak mezar yeri de sırra karışır. “Ölülerimizi sevdiğimiz kadar, onlardan kaçıyoruz da galiba” diyen Mes’ud Cemil, babasının mezar yerinin bilinmemesine dair şu ifadeyi kullanır: “Cemil’in hayatına dair, hâtıra ve rivâyetlerin dışında, müspet ve vesikaya dayanan bilgilerimizin fukarâlığı yanına bir de, onun mezarının nerede olduğunu bilmemek utancı katılıyor.”

          Ba’d ez-vefât törbet-i mâ der zemîn mecoy
            Der sînehâ-yı merdöm-i ârif mezâr-ı mâst

                                                                      Mevlânâ

(Öldükten sonra türbemizi yerde arama! Ârif olanların sinesi bizim mezarımızdır.)
© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği