2016-15  E-Bülten
GERİ

BİR KİTAP ÂŞIĞI: ALİ EMÎRÎ EFENDİ


   ALİ EMÎRÎ EFENDİ (1857-1924)

   Tarihî ve kültürel mirasın bilhassa da en kolay tahrip olabilecek, nadide parçalarını bulup, büyük bir itina ve hassasiyetle muhafaza edip, hatta bütün ömrünü bu işe vakfederek geçmişle gelecek arasında bir köprü olan ve milletinin sonsuza dek minnet ve şükranla yâd edeceği bazı kadirşinas şahsiyetler vardır. İşte Ali Emîrî Efendi de bu mümtaz şahsiyetlerden biri.

    Çoğu yazma on beş bin eseri milletine bağışlayan, Divânu Lügati’t-Türk’ü kültürümüze kazandıran, ömrünü kitap peşinden koşarak geçiren ve sadece bir kitabı görmek için Yemen’den İstanbul’a tayin isteyen Ali Emîrî Efendi.

   1857’de Diyarbakır’da doğan Ali Emîrî Efendi, daha küçüklüğünden itibaren okumaya ve araştırmaya meraklıdır. Sekiz on yaşlarında, eski yapılar üzerindeki yazıları okuyup anlamaya çalışır ve şiire meftun olur. Dokuz yaşındayken, beş yüzden fazla şairin şiirlerinin yer aldığı Nevâdir’ül Âsar isimli eserdeki dört bin beyti ezberler. Gençliğinde hat sanatıyla da meşgul olan Ali Emîrî’nin yazdığı bazı levhalar Diyarbakır’da camilere asılır.

   Çeşitli hocalardan dersler alan Ali Emîrî, o yıllardaki kitap tutkusunu şöyle ifade eder: “Eğlenmeye merakım yok idi. Üstadımızla gezintiye gittiğimizde, çocuklarla oyun oynarken, ben bir tarafa çekilir kitap okurdum.”

   Babası Ali Emîrî’yi on beş yaşındayken, çarşıda bir dükkân açarak ticarete hazırlamak ister. Fakat Ali’nin aklı parada pulda değil, kitaplardadır. Dükkân içinde de kitap okumaya devam eder. Hatta dükkâna bir müşteri girdiğinde, “Mal orada. Fiyatı da şudur. Alacaksanız indireyim, yoksa beni boş yere meşgul etmeyin” diye seslenir. Bunun üzerine müşteri de mal almadan gider. Babası, oğlunun dükkânına faydadan ziyade zarar verdiğini görünce, onu ticaretten uzaklaştırmak zorunda kalır.

   Ali Emîrî Efendi’nin çalışma hayatı memuriyette geçer. Kâtip ve defterdar olarak Diyarbakır, Selanik, Adana, Leskovik, Kırşehir, Trablusşam, Elazığ, Erzurum, Yanya, İşkodra, Halep ve Yemen’de otuz yıl kadar memuriyet görevinde bulunur. Bir ara, eski bir Oğuz şehri olan Cend’e kadar giderek birçok değerli eser ve vesika toplar, Kırşehir muhasebecisi iken de masrafları kendisinden, işçiliği dervişlerince karşılanmak üzere Hacı Bektâş-ı Velî Dergâhı’nı tamir ettirir. 1908’de çok sevdiği kitaplarla daha çok meşgul olabilmek için kendi arzusuyla emekli olur.

   Emekliye ayrıldıktan sonra Ali Emîrî, kalan hayatını İstanbul’da kitapları arasında geçirir. Akşamları Divanyolu’ndaki Diyarbakır Kıraathanesi'ne gidip dostları ile sohbet etme alışkanlığı edinir. Orta seviyede bir şair, usta bir münekkit olan Ali Emîrî Efendi’nin asıl büyük yanı, hayatı boyunca toplamış olduğu paha biçilmez değerde kitaplardan oluşan kütüphanesini, Fatih’te Feyzullah Efendi Medresesi’nde kendi kurduğu Millet Kütüphanesi’ne bağışlamasıdır. Bu kütüphaneye çoğu nâdir ve tek nüsha olan 16.000 cilt eser vakfeder ve ölümüne kadar da bu müessesenin müdürlüğünü yapar. Ali Emîrî’nin önemli hizmetlerinden biri de Kaşgarlı Mahmut’un o zamana kadar ele geçmeyen meşhur Dîvânü Lûgāti’t-Türk adlı eserini bulması ve ilim âleminin hizmetine sunmasıdır.

   Ali Emîrî Efendi Divânu Lûgati't-Türk’ü Sahaf Burhan’dan eseri 33 liraya satın alır. Ancak ne sahafın, ne de eseri satanın onun Divânu Lûgati't-Türk olduğundan haberleri yoktur. Eğer bunun farkına varmış olsalardı çok daha büyük meblağlar talep edecekleri, daha kötüsü bu eser kitap avcılarının eline geçmiş olsaydı onu derhal yurt dışına kaçırıp karşılığında bir servet elde edecekleri muhakkaktır

   Ali Emîrî Efendi kitabı satın aldığında duyduğu sevincini şu şekilde dile getirir: "Bu kitabı aldım; eve geldim. Yemeyi içmeyi unuttum. Bu kitabı, sahaf Burhan 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığındaki elmaslara, zümrütlere değişmem."

   Ali Emîrî Efendi kitabını kimseye göstermek istemez. Hem kitabı kıskanır ve hem de kaybolmasından endişe eder. Devrin ünlü simaları Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü gibi şahıslar, Ali Emîrî Efendi’nin Divânu Lûgat’it-Türk’ü bulduğunu işitip görmek isterlerse de Ali Emîrî Efendi onları kitaba yanaştırmaz; kitabı sadece çok güvendiği Kilisli Rıfat Efendi’ye gösterir.

   Kitabın neşir çalışmaları başlar başlamaz, Talat Paşa Ali Emîrî Efendi’ye 300 lira hediye gönderir. Ali Emîrî Efendi bu hediyeyi kabul etmeyerek şunları söyler: “Lütfunuza, kadirşinaslığınıza teşekkür ederim. Fakat parayı kabul edemem. Çünkü, kabul edersem, vatanî, millî bir ufacık hizmet mukabilinde para almış olacağım. Bu ise vicdanıma ağır gelen bir şeydir. Bundan dolayı, size teşekkür ile beraber parayı da iade ediyorum. Siz parayı muhtaç olan birkaç namuslu aileye dağıtırsanız, ben size müteşekkir kalacağım gibi Cenab-ı Hakk da memnun olur. Bu sadakanın adı da Divânu Lûgat’it-Türk sadakası olsun.”

   Ali Emîrî bütün hayatı boyunca topladığı çok kıymetli el yazması kitap ve vesikaları hiçbir karşılık beklemeksizin milletine hediye eder. Bütün ısrarlara rağmen kurduğu kütüphaneye kendi adının verilmesini reddedip kütüphanenin adının “Millet Kütüphanesi” olmasını istemesi de onun milletine hizmet aşkının en somut göstergesidir.

   Bugün bile yüzlerce kişinin her gün ziyaret ettiği bu kütüphaneyi Ali Emîrî 4.500’ü el yazması, 12 bin kadarı matbu toplam 16.500 kadar kitabı bağışlayarak kurmuştur. Macar İlimler Akademisi, Divânu Lûgat’it-Türk’ü satın almak için 10 bin altın teklif ettiğinde, Ali Emîrî Efendi hiç tereddüt etmeden şu cevabı verir: “Ben kitaplarımı milletim için topladım. Dünyanın bütün altınlarını önüme koysalar, değil böyle bir kitabı, herhangi bir kitabımın tek bir sayfasını dahi satmam.”

   Hiç evlenmeyen, hiç fotoğraf çektirmeyen ve Beyoğlu’na hiç adım atmayan, hayatını kitapları ve kedileriyle geçiren, ömrünü milletinin kültür mirasını korumaya vakfedip, bu yolda önüne serilen her türlü maddi menfaatleri elinin tersiyle iten Ali Emîrî Efendi, üç gün süren bir hastalıktan sonra, 23 Ocak 1924’te Fransız hastahanesinde vefat eder ve Fatih Camii hazîresine defnedilir

   Ali Emîrî Efendi’nin ölümü üzerine birçok şiir ve yazı kaleme alınmıştır ancak onu en iyi anlatan, ebedileştiren şiir, şüphesiz Yahya Kemal’in yazdığı gazeldir:


   Muhtâc isen füyûzuna eslâf pendinin
   Diz çök önünde şimdi Emîrî Efendi'nin

   Âmid o şehr-i nûr öğünsün ile'lebed
   Fazl ü fazîletiyle bu necl-î bülendinin

   İklîm-i Rûm'u gezdi otuz yıl taraf taraf
   Bir maksadıyle tab'-ı nefâ'is-pesendinin

   Yekpâre nûr olan bu kütüphâne-î nefîs
   Yekpâre servetiydi bu âlemde kendinin

   Ecdâd-ı pâkimiz gibi vakfetti millete
   Hayrânı oldu halk eser-î bî-menendinin

   Yâ Fahr-ı Kâinaat sen iyfâ et ecrini
   Dîvân-ı Kibriyâ'da bu Şark ercümendinin


© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği