2016-16  E-Bülten
GERİ

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL


   Hecenin beş şairinden biri, siyasetçi ve eğitimci olan Faruk Nafiz Çamlıbel, 18 Mayıs 1898’de İstanbul’da doğar. Şiire çocuk yaşlarda başlar, ilk şiiri “Saat”, "Çocuk Dünyası" adlı bir dergide yayınlanır. İlköğrenimini Bakırköy Rüştiyesi’nde, ortaöğrenimini Hadika-i Meşveret İdadisi’nde tamamladıktan sonra, üniversite eğitimi için tıp fakültesine giren şair, şiire de bu yıllarda ilgi duymaya başlar. Dördüncü sınıftayken, bu okulun karakterine uygun olmadığını düşünerek üniversiteden ayrılır ve gazeteciliğe başlar. İleri gazetesinin muhabiri olarak Anadolu’yu gezer. Kurtuluş Savaşı sona erince, 1922 yılında Ankara’ya geçer. 1922-1924 yıllarında Kayseri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapar. Kayseri’de öğretmenlik yaparken bir ara Adana’ya gidip gelir ve bu yolculuk onun meşhur “Han Duvarları” şiirini kaleme almasına vesile olur. Daha sonra Şark Vilayetleri Tetkik Cemiyeti üyesi olması sebebiyle Sivas, Erzurum, Erzincan, Gümüşhane ve Trabzon’u dolaşır.

   1922-1946 yılları arasında Ankara Muallim Mektebi, Ankara Kız Lisesi, İstanbul Kabataş Lisesi ve Amerikan Kız Koleji’nde edebiyat öğretmenliği yapar. 1946 yılında siyasete atılır, aynı sene İstanbul milletvekili seçilir. Bu görevini 27 Mayıs ihtilaline kadar sürdüren Faruk Nafiz, ömrünün son senelerini Arnavutköy’deki evinde geçirir ve 8 Kasım 1973 tarihinde, Akdeniz’de bir gezideyken kalp yetmezliğinden vefat eder.

    Faruk Nafiz, şiir yazmaya başladığı ilk yıllarda genellikle aşk ve bireysel temaları işler. Aruz ölçüsünü büyük bir ustalıkla kullanır. Yahyâ Kemâl;

 “Bir lübbüdür cihanda elezz-i lezâizin,
   Her mısrâ-ı güzidesi Faruk Nafiz’in”
mısrâlarıyla onun şiirine iltifât eder.   

 1922 yılından itibaren bireysel temalardan uzaklaşıp topluma yönelir. Anadolu’nun, kaleme alınmamış bir destan gibi olduğunun farkına varan sanatçı, 1922 yılından sonra tamamen heceye geçiş yapar ve kendisini meşhur eden şiirlerini bu ölçüyle kaleme alır.

   Yahya Kemal’in tesirinde çok kalmakla beraber, hiçbir zaman sanatta mükemmeliyetçilik gütmeyen Faruk Nafiz, Milli Mücadele’nin ardından Anadolu’dan yankı uyandıranlar arasında yerini bulur. “At” şiiri, o günleri anlatan en heyecanlı ve coşkulu şiiridir.

 Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor,
 Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor!

 Beyhûdedir, her uzvuna bir halka bulsa da;
 Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da…

 Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri
 Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!

 Son şanlı macerasını tarihe anlatın;
 Zincir içinde bağlı duran kahraman atın.

 Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor,
 Asrın baş eğdi sandığı at şaha kalkıyor.


   Cumhuriyet’in ilanından sonra sanat anlayışı değişmeye başlar, Anadolu insanına ve coğrafyasına yönelir. Anadolu insanının hayatı ve dönemin zor şartları “Han Duvarları” şiirinde can bulur. Bu şiir hem Faruk Nafiz’in sanatında bir dönüm noktası olur, hem de Cumhuriyet dönemi şiirinde bir çığır açar.

   Eserlerinde sade ve akıcı bir dil kullanan Faruk Nafiz, “Ana Dili” adlı dörtlüğünde Türkçeye sevdasını şöyle dile getirir:

 “Hangi sözlerle ninem gönlünü açmışsa bana,
 Ben o sözlerle gönül vermedeyim sevgilime.
 Sözlerim ninni kadar duygulu olmak yaraşır,
 Bağlıdır çünkü dilim gönlüme, gönlüm dilime.”


   1926 yılında Hayat dergisinden çıkan “Sanat” isimli şiiri, memleketçi edebiyatımızın ilk bildirisi olarak kabul edilir. Faruk Nafiz bu eserinde Türk edebiyatının nasıl bir yol izlemesi gerektiğini anlatıp, yerli ve milli sanat anlayışımızı Batı’nın sanat zevkinden üstün görür ve Batı taklitçisi sanatçıları eleştirir:

 “Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da,
 Gezersin kırk asırlık bir mabedin içini;
 Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
 Bize heyecan verir bir parça kırık çini.

 Sen raksına dalarken için titrer derinden
 Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin;
 Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden
 Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin.”


   1933 yılında Cumhuriyetin ilan edilmesinin 10. yılı olması sebebiyle Behçet Kemal Çağlar ile birlikte yazdığı şiir, Onuncu Yıl Marşı kabul edilir ve bestelenir. Bu marş, Türklerin bağımsızlık mücadelesini, yeni kurulan Türk devletinin on yılda neler yaptığını ve gelecek hedeflerini anlatır.

   1946 senesinde İstanbul milletvekili olarak siyasi hayata atılan şair, bu devirde şiirden uzaklaşır. 27 Mayıs 1960 ihtilâline kadar görevini sürdürür. İhtilâlin ardından 1961 yılının Eylül ayına kadar hapiste yatar . Hapiste kaldığı süre zarfında duygu ve düşüncelerini “Zindan Duvarları” adlı kitabında anlatır. Yassıada zindanlarında yazılan bu şiirlerde siyasete atılmanın pişmanlığı da göze çarpar:

 “Bilmiyor sakinlerinin binde biri;
  Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada.
  Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür;
  Mavi bir gözde elem katresidir Yassıada”


   “Kubbealtı Akademi Mecmuası”nda “İsim Kıtalar” başlığıyla son şiirlerini kaleme alır. Bu eserlerinde daha ziyade ölüm korkusu ve aşk konularına yer verir.

   Faruk Nafiz şairliğinin yanı sıra dönemin en gözde kadın şairi Şükûfe Nihal’e olan aşkıyla da meşhurdur. Erenköy’de ortak bir dostlarının köşkünde tanışmalarıyla başlar bu muhabbet. O esnada Hamdi Başar’la evli olan ancak hassas tabiatlı ve mutluluğu bir türlü yakalayamayan Şükûfe Nihal, Faruk Nafiz’e duyduğu derin aşka rağmen boşanmayı göze alamaz. Bir kızı vardır ve üvey babası olsun istemez. Faruk Nafiz’in görevli olduğu Ankara’dan her hafta sonu trenle İstanbul’a gelmesi dedikodulara sebep olur. Defalarca yaptığı evlilik teklifinin reddedilmesi üzerine Faruk Nafiz, birdenbire Azize Hanım adlı bir öğretmenle evlenir. Bu ani evlilik Şükûfe Nihal’i derinden sarsar, ölünceye kadar da kırgınlığı geçmez.

  İki şairin bu derin aşkı, onların bazı eserlerine de ilham kaynağı olur. Faruk Nafiz “Yıldız Yağmuru”, Şükûfe Nihal ise “Yalnız Dönüyorum” adlı romanında bu aşkı anlatır. Faruk Nafiz, Şükûfe Nihal’in ismini şiirlerinde açıkça terennüm ederken, Şükûfe Nihal de onun Anadolu’ya gidişi üzerine hicran ve hasret şiirleri yazar. Faruk Nafiz’in “Allahaısmarladık” şiiri bu aşkı bitirme mücadelesiyle kaleme alınmıştır:

 “Bir sarı yaprak gibi düştü gönlüm yoluna,
 Buğulu gözlerimden geçmediğin gün olmaz:
 Benim kadar titremez hiçbir yiğit oğluna,
 Hiçbir ana kızına bu kadar düşkün olmaz.

 Bin fersahtan duyarım kimle gülüştüğünü,
 Alnından öz kardeşim öpse ben irkilirim.
 Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü,
 Kimlerin rüyasına girdiğini bilirim.

 Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın,
 Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git.
 Bir yarın göçtüğünü, çöktüğünü bir dağın
 Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!”


© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği