2016-8  E-Bülten
GERİ
İSTANBUL ÂŞIĞI BİR MUZTARİP: AHMET HAMDİ TANPINAR

  AHMET HAMDİ TANPINAR (1901-1962)

   Zaman, mekân ve rüya… Tanpınar’ın eserlerindeki üç temel husûsiyet. Yapayalnız ve muztarip bir hayat yaşarken, ıslak bir yorgan gibi hiçliğe sarınan ruhu, kelimelere tutunup sınırsız bir ilham ile akmış zamana, mekâna ve rüyaya. Aktığı mecralarda kendini aramış hep, aramış ve yorulmuş kendini bulamamaktan. Ruhunun dehlizlerine sızmayı başaranlar arasında ne dost, ne de büsbütün yabancı olabilmiş. “Bir sükût suikastına” kurban gitmiş bütün ömrü; ne içinde olmuş zamanın, ne de büsbütün dışında. Sükûtu öğüten başıyla, içi muradına ermiş abasız postsuz bir derviş misali.

    Dudaklarının kenarından düşmeyen o yanık sigaranın zehri gibi çekmiş ıztırapları ciğerlerine. Hayat ki; her adımda bir vazgeçişmiş. Ki, o sonsuzca vazgeçmiş ve sonsuzca uzaklaşmış kendinden ve herkesten. Öyle bir kaçış ve yalnızlık ki, uzun süre Beyoğlu’ndaki Narmanlı Han’da yaşamış. Haldun Taner, 1980’de Milliyet Sanat’ta yazdığı bir yazıda Tanpınar’ın Narmanlı Han’daki günlerinden şu cümlelerle bahseder:

   “Narmanlı Yurdu’ndaki bahçeyi çevreleyen binalardan sağ taraf, ailelere kiraya verilmiş dairelerden oluşurdu. Öbür taraflar ve caddeye bakan odalar bir iş hanı olmaya başlamıştı. O, eski levanten Pera’nın bu güngörmüş binasında kendine göre muhakkak bir çekicilik bulmuş olmalıdır. Uzun zaman burada bir küçük dairede oturdu. Burada en sevdiği şey ortasında çiçek tarhları bulunan ve ilkbaharda mor salkımları ile doğayı şehrin ta göbeğine getiren bahçe idi.”

   İstanbul Üniversitesi’nde çalışan Tatyana Moran da “Dün, Bugün” isimli kitabında Tanpınar’ın Narmanlı’ya taşınmasına vesile oluşunu ve oradaki atmosferi şöyle anlatır: “Ankara'dan döndükten sonra Hamdi, profesör olarak edebiyat fakültesine girdi. Aynı zamanda da güzel sanatlarda ders veriyordu. Mali durumu düzelmişti. Bana artık ablasının evinden ayrılıp taşınmak istediğini söyledi. Aklıma derhal bizim Narmanlı Yurdu'nda giriş katında küçük bir daire geldi; bir büyük oda, mutfak ve banyodan ibaretti. Ucuza da vereceklerdi. Teklif ettim. Hamdi çok sevindi. Derhal tuttu ve taşındı. Perde olarak gazeteler yapıştırdı. Bir iki tabak, bardak satın alındı.”

   23 Haziran 1901'de İstanbul’da doğan Ahmet Hamdi Tanpınar, sükût suikastının kurbanı olarak, çile ve yalnızlıkla geçen ömrünü, 24 Ocak 1962 günü geçirdiği kalp spazmı sonucu tamamlar. Cenazesi Aşiyan Mezarlığında Yahya Kemal'e yakın bir yere defnedilir.

   Eserleri; Tevfik Fikret: Hayatı, Şahsiyeti, Şiir ve Eserlerinden Parçalar, Namık Kemal Antolojisi, Abdullah Efendi'nin Rüyaları (hikâye), Beş Şehir (deneme), 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Huzur (roman), Yaz Yağmuru (hikâye), Şiirler, Saatleri Ayarlama Enstitüsü (roman), Yahya Kemal (monografi), Sahnenin Dışındakiler (roman), Mahur Beste (roman), Aydaki Kadın (roman), İki Ateş Arasında (senaryo), Mücevherlerin Sırrı (deneme-söyleşi) ve Edebiyat Dersleri (ders notları)’dir.

   İstanbul, Tanpınar gibi estetikten ve sanatın ferdî tarafından feragat etmeksizin insanı cemiyetle beraber ele alan bir yazara ufuk açıcı ilhamlar verir. İstanbul, estetik ve güzellik mihengidir. Huzur’da, Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardır: Biri İstanbullu olmak, öteki boğazda yetişmek. Tanpınar’ın kadını tam da budur. İstanbullu olmak demek, İstanbul kadar güzel olmak demektir.

   Tanpınar, bir medeniyetin, her şeyden önce derin maziden gelen bir kültür birikimi olduğunu ifade eder. Bu birikimin başında da şehrin ve mimari eserlerin geldiğini söyler. Tanpınar, bugünkü mimari üzerinde Fatih Sultan Mehmed'in de önemli etkisi olduğunu ifade ederken, “Fatih'in pazısı büyük şehrin kapılarını kendisine açtığı zaman, kudretinden emin, Ayasofya'nın yanı başına geçip oturduğunu” söyler. Fatih, sanata kıymet veren, sanat eserlerini himaye eden bir padişahtır. Fatih'le başlayan bu sanatseverlik, Bayezid, Kanunî ve Sultan Ahmed gibi diğer padişahlarla devam eder. Tanpınar'a göre, "Kanunî'nin tahta çıktığı senelerde İstanbul camii, han, hamam, medrese, büyük saray, evliya türbeleri ve çeşmeleriyle tam bir Türk şehridir.

   O, şiirleriyle, romanlarıyla, hikâyeleriyle, incelemeleriyle, poetik yazılarıyla modern edebiyatımızı besleyen önemli bir "İstanbul yazarı"dır. Onun başşehri hep İstanbul olmuştur. Ahmet Hamdi Tanpınar için İstanbul, yalnızca şehir değil, yaşayan bir şahsiyettir. Ona göre İstanbul bir terkiptir. Mimar Sinan'ın İstanbul'u olarak, Nedim'in İstanbul'u olarak, Şeyh Galib'in İstanbul'u olarak, Yahya Kemal'in İstanbul'u olarak… Her büyük sanatçıyla yeniden kurulan bir terkip...

   İnsanın yaşadığı mekân ve şehre aidiyet hissedebilmesi için, o mekânla arasında kuvvetli bağlar, onu şehre raptedecek sağlam bahaneler olması lazımdır. Nitekim İstanbul şâiri de "Bir şehri sevmek, aşka sebep aramaktır." der. İstanbul, Tanpınar için anlamlıdır çünkü İstanbul'u sevmesi için onun sebep aramasına gerek yoktur, bahanesi çoktur. Şehrin sanat şaheserleri, evliyaları, camileri, mimarinin en lütufkâr yardımcısı olan ağaçları, Boğaz’ın ziyneti erguvanları, Yahya Efendi'si, Merkez Efendi'si, Eyüp Sultan'ı, Bakî'si, Nedim'i, cumbalı evleri, bir zamanların en cümbüşlü mekânları olan sokakları, sokaklarında gezinen külhanbeyleri, çeşmeleri, hamamları, sebilleri, muvakkithaneleri, kabristanların servilikleri, hanımefendileri ve beyefendileri, Kâğıthane, Sa’dâbad, Göksu eğlenceleri, Boğaz'ı, Anadolu Hisarı İstanbul aşkına düşmesinin sebeplerinden yalnızca birkaçıdır. Tüm bu sebeplerden dolayı mı Tanpınar İstanbul'a âşıktır; yoksa İstanbul'a âşık olduğu için mi bu sebepleri idrak eder; bu sorunun cevabı Tanpınar'ın eserlerinde mündemiçtir

© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği