2017 / 1  E-Bülten
GERİ
HAYKIRAN ŞAİR: SÜLEYMAN NAZİF

   II. Meşrutiyet döneminin vatanperver şair, yazar ve gazetecisi Süleyman Nazif, 1870’te Diyarbakır’da doğar. Birçok âlim, şair ve devlet adamı yetiştiren köklü bir aileye mensuptur. Tarihçi Mehmed Said Paşa’nın oğlu ve Servet-i Fünûn devri şairlerinden Fâik Âli Ozansoy’un ağabeyidir.

   Düzenli bir tahsil hayatı olmayan Süleyman Nazif ilköğrenimine babasının görevli olarak bulunduğu Harput’ta başlar; bir süre Diyarbakır Rüştiyesi’ne devam eder. Mardin’de kaldıkları sırada tarih, mantık, gramer, edebiyat, Fransızca ve Arapça dersleri alır. Daha küçük yaşta iken Nâmık Kemal ile Abdülhak Hâmid’in eserlerini okur. Babasının vefatı üzerine Mardin’den Diyarbakır’a döner.

   Diyarbakır’da Vilâyet Matbaası Müdürlüğü yaparken vilâyet gazetesinde başyazılar yazmaya başlar. Şubat 1897’de Jön Türkler’e katılmak hevesiyle gittiği Paris’te onların lideri Ahmed Rızâ’nın çıkarmakta olduğu Meşveret gazetesinde II. Abdülhamid aleyhinde ağır ifadeler taşıyan yazılar yayımlar. Ekim 1897’de İstanbul’a döner. Paris’te kaldığı 18 aylık süre içinde Batı kültürüyle daha yakın ilişkiler sağladığı gibi birçok Fransız düşünürüyle de tanışma fırsatını bulan Süleyman Nazif padişah tarafından, bir bakıma sürgün amacı da gözetilerek Bursa ili mektupçuluğuna atanır. Burada yaklaşık on iki yıl kalır ve bu süre içinde dedesinin adı olan İbrâhim Cehdî takma adıyla Servet-i Fünûn’da manzumeler ve yazılar kaleme alır.

   Süleyman Nazif, ateşli ve sürükleyici üslubuyla milli duygularımızı şahlandıran bir şairdir.

 Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak,
 Neler yapmış bu millet, en yakın tarihe bir sor bak.
 Yerim sensin, göğüm sensin; cihanım, cennetim hep sen;
 Nasıl bir zinde millet çıktı gördüm hasta sinenden…
 Evet mecruh idin; mecruh iken de vardı imanın,
 Ümidin, kuvvetin, azmin, kanın, aşk-ı huruşanın.
 Yaşattın, çok yaşa, tarihimi ikbal ü izzetle,
 Koşar âti, koşar mazi seni tebcile minnetle.
 Yerim sensin, göğüm sensin; cihanım, cennetim hep sen;
 Nasıl bir şanlı millet çıktı gördüm canlı sinenden…

   1908’de II. Meşrutiyet’in ilânından sonra Konya’ya nakledilmek istenince istifa ederek İstanbul’a döner ve fiilen gazeteciliğe başlar. İttihat ve Terakkî iktidarını ağır bir dille eleştiren yazıları yüzünden İstanbul’dan uzaklaştırılarak Basra, Kastamonu, Trabzon, Musul ve Bağdat valilikleriyle görevlendirilir. 1914’te İstanbul’a döner ve kendisini tamamen gazeteciliğe verir. Anadolu’da Millî Mücadele hareketinin başlamasında büyük rolü bulunan Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurulmasına ön ayak olur.

    9 Şubat 1919’da İtilâf orduları başkumandanının İstanbul caddelerinde at üstünde muzaffer bir eda ile dolaşması ve azınlıkların küstahlıkları üzerine sansür engelini aşarak “Kara Bir Gün” adlı meşhur makalesini yayımlar. 23 Ocak 1920 günü Pierre Loti için düzenlenen anma toplantısında yaptığı konuşma dolayısıyla şehri işgal eden İngilizler tarafından yakalanarak Millî Mücadele’yi destekleyen bir kısım arkadaşıyla birlikte Malta’ya sürülür. Ekim 1921’de sürgün hayatından kurtulup İstanbul’a döner. Peyâm-ı Sabah, Resimli Gazete ve Yarın gibi gazetelerde yazdığı siyasî ve edebî yazılarla zor şartlar altında hayatını sürdürmeye çalışır. Son yılları maddî sıkıntılarla geçer. 4 Ocak 1927’de Bağdat ve Basra gibi imparatorluğun iki büyük eyaletinin ünlü valisi, haykıran şairimiz Süleyman Nazif, bir kış günü sonsuz uykusuna dalar. İstanbul halkının, bilhassa da âlim ve sanatkârların büyük bir kalabalıkla katıldıkları Süleyman Nazif’in cenazesi, eller üzerinde Edirnekapı Kabristanı’na getirilerek yakın dostu Mehmet Âkif’in yanı başında sırlanır. O gün, Kara Bir Gün yazarının ateşli ruhundan mahrum kalan Türk edebiyat âleminin kara bir günü olarak tarihe kaydedilir.

   Onun bütün eserlerinde yüksek bir milli şuur, derin bir vatan sevgisi, cesur ve heyecanlı bir tavır hâkimdir. İstanbul’un işgali yıllarında yazdığı Kara Bir Gün yazısıyla adını milletinin kalbine yazdırır, vatanseverliğin ve gözü pekliğin abide isimlerinden biri olarak edebiyat tarihimizdeki şanlı yerini alır.

 KARA BİR GÜN

    “Fransız generalinin dün şehrimize gelişi münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız tarafından icra olunan nümayiş, Türk'ün ve İslam'ın kalbinde ve tarihinde ebediyyen kanayacak bir yara açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüzün ve idbârımız şevk ve ikbale dönüşse de bu acıyı hissedecek ve bu hüzün ve teessürü evlad ve ahfâdımıza nesilden nesile ağlayacak bir miras olarak terk edeceğiz.

    Almanya orduları 1871 senesinde Paris'e girdiklerinde, Büyük Napolyon'un zaferlerini kutlamak için dikilmiş olan zafer tákının altından geçerlerken bile Fransızlar bizim kadar hakaret görmemişti. Ve bizim dün sabah saat dokuzdan on bire kadar hissettiğimiz ye’s ve azabı duymamıştı. Çünkü Fransız nâmını taşıyan her ferd, çünkü yalnız Hristiyanlar değil, Yahudi Fransızlarla Cezayirli Müslümanlar, o millî matem karşısında aynı keder ve hicab ile ağlamış ve kızarmışlardı.

   Biz ise millî varlıklarının ve dillerinin devamını bizim âlîcenaplığımıza borçlu olan bir kısım halkın hay-huy şamatasıyla bu mâtem-i muazzezimize en acı hakaretlerin birer tokat şeklinde atıldığını gördük. “Buna müstehak değildik” diyemeyiz. Müstehak olmasaydık, bu felakete düçâr olmazdık. Her milletin hayat sayfalarında birçok ikbal ve idbâr sayfaları vardır. Fransa Kralı Birinci Fransuva'yı Şarlken'in zindanından kurtarmış ve koca Viyana şehrini defalarca ile kuşatmış bir ümmetin kader defterinde böyle bir kederli satır da gizli imiş. Her hal muhavveldir. Araplar’ın güzel bir sözü var: "Isbır feinne’d-dehre lâyesbır" (Sen sabret, çünkü zaman sabretmez) derler.”

   Edebî ve siyasî mahiyette birçok makale kaleme alan Süleyman Nazif, farklı üslûbuyla son devir Osmanlı Türkçesi’nin en başarılı örneklerini ortaya koyar. Yahya Kemal Beyatlı, “Nazif münşî doğmuştu” derken Ahmet Haşim’in “Son Şarklı” adlı yazısında Süleyman Nazif ile ilgili şöyle söyler: “Süleyman Nazif kelimelerin serdarı idi. Kelimeler şimdi onsuz başıboş bir sürüdür. Cansız kamus onun elinde bir meşale gibi yanardı. Nazif, ateşten parmaklarıyla kelimelere dokununca onları garip bir seyyale ile canlandırmasını bilirdi”. Mehmet Kaplan, zamanla yeknesak bir hal alan Türk nesri üzerinde şuurlu bir şekilde ilk defa onun düşündüğünü ve bu nesri değiştirmek için bazı imkânlar sağladığını belirtir.

   Süleyman Nazif, belagat kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir şairdir. Nazif’teki Namık Kemal tesiri, bu yönüyle de alenidir. Şair için yegâne amaçlardan biri, şiirde kendine özgü bir dil oluşturmaktır. Servet-i Fünûn üslubu onun edebî kişiliğinin yalnızca bir yönünü oluşturur. Nazif; millî, vatanî ve dinî konulara hassasiyeti, siyasî tercihleri, pek çok şiirine yansıyan hamasî ruhu ve üslûbu, Osmanlı Devleti’nin parçalandığı ve yıkıldığı, yeni Türk devletinin kurulduğu bunalımlı dönemde memleketin ıstırap ve ümitlerine tercüman olması ile diğer Servet-i Fünûn mensuplarından ayrılır.

   Süleyman Nazif, belagat kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir şairdir. Nazif’teki Namık Kemal tesiri, bu yönüyle de alenidir. Şair için yegâne amaçlardan biri, şiirde kendine özgü bir dil oluşturmaktır. Servet-i Fünûn üslubu onun edebî kişiliğinin yalnızca bir yönünü oluşturur. Nazif; millî, vatanî ve dinî konulara hassasiyeti, siyasî tercihleri, pek çok şiirine yansıyan hamasî ruhu ve üslûbu, Osmanlı Devleti’nin parçalandığı ve yıkıldığı, yeni Türk devletinin kurulduğu bunalımlı dönemde memleketin ıstırap ve ümitlerine tercüman olması ile diğer Servet-i Fünûn mensuplarından ayrılır.

 Geçme lâkayd önünden ey Dicle,
 Hürmet et mâtem-i muazzamına,
 Geçme bî –his bu kimsesiz kavmin
 İnkılâb et sirişk -i hasretine

 Ne o çehrende ân be ân kararan?
 Beni korkuttu gördüğün rü'yâ!
 O karanlık, ölümlü uykundan,
 Söyle Bağdâd, uyanmadın mı daha?

 Yed-i ihmâlimizde dörtyüz yıl
 Kanadın, gizli bir ceriha gibi.
 Bilmedik biz senin de kıymetini:
 Derd-i millimizin budur sebebi!

 Bir iken menba'ınla munsabbın,
 Başka girdâba insibâb ettin;
 Bu vefâsızlığınla kalbimizi
 Münfail, muztarib, harâb ettin!

 Yatağında yabancı yokken hiç
 Her düşündükçe sızlıyor ciğerim
 Verdin ağyâra en güzel yerini,
 Sana ey Dicle, şimdi muğberrim!

   Süleyman Nazif, “Hz. İsa’ya Açık Mektup”ta Haçlı zihniyetinin işlediği bütün suç ve cinayetleri Hz. İsa’ya şikâyet tarzında dile getirirken Kâfir Hakikat adlı eserinde Fas’taki Haçlı zulmüne duyulan büyük öfke ve isyanı yansıtmaktadır. Süleyman Nazif bu eserinde Haçlı zihniyetinin tarih boyunca yaptıklarını Hz. İsa'ya şikâyet tarzında dile getirir:

   "Ya Nebiyallah! Sana hem hissim, hem akıl ve idrâkimle hitap etmek isterim. Hâfızam vak'aları zapt etmeye başladığı zaman seni tanıdım. Pek dindar olan ebeveynim, yirmi sekiz peygamberin isimleriyle birlikte senin adını da vicdan ve imanıma nakşettiler. Ben senin nübüvvetine, yani insanları dalâlet ve günahlardan alıkoyup hayır ve salâha sevk etmeye; Allah tarafından memur olunduğuna uzun seneler, ismetimle, hürmetimle, muhabbetimle iman ettim. Hâlbuki sana mensup olduğunu iddia eden ümmet bin sekiz yüz seneden beri, dünyanın her tarafında, durmadan kan döküyor ve dökülen kanlar da hep mazlum ve masum damarlardan fışkırıyor. Saf olan bizimkiler senin bu dünyanın son günlerinde yeryüzüne inerek, insanları yanlıştan kurtaracağına inanıyorlar."

   Süleyman Nazif'in Hz. İsa ve Hıristiyanlıkla ilgili ele aldığı hususlar Hıristiyanlar kadar Müslümanların da tepkisini çeker. Tepki verenlerin en önemlilerinden biri Sebîlürreşad dergisidir. Dergideki yazılarda, Süleyman Nazif'in Hıristiyanlık âlemini tahkir etmek isterken peygamberi tahkir ettiği vurgusu öne çıkar. Oysa Süleyman Nazif, Hazreti İsa'ya yazdığı açık mektubunda onun nübüvvetini inkâr bir yana, bu hususta şüpheye meydan verecek bir kelime dahi etmediğini söyleyerek kendini savunur.

   Süleyman Nazif’in dayısının kızı olan Lütfiye Hanım ile evliğinden Said Nazif adlı bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Said Nazif’in doğumundan kısa bir süre sonra Lütfiye Hanım’la boşanırlar. Bundan sonra Lütfiye Hanım, İstanbul’dan vefatına kadar ikamet edeceği Diyarbakır’a taşınır. Hayatının sonuna kadar yardımcısı ve hizmetkârı Aslan Bey’le birlikte yaşayan Süleyman Nazif, asil bir duruşla bu ayrılığın sebebi olarak kendi hırçınlığını gösterir. Nazif’in, ayrıldıktan sonra bile birtakım şiirlerini Lütfiye Hanım’a ithaf etmesi, aralarındaki sevginin küllenmediğine delalet eder. Öğretmen olan ve Cenap Şahabettin’in kızı Reşika Hanım ile evlenen Said Nazif, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde görev yapar. Babasıyla da mektuplar vasıtasıyla görüşürler.

   Yüreğinde vatan sevdasının ateşi hiç sönmeyen Süleyman Nazif, 30 Eylül 1915’te askerliğini yapan oğluna yazdığı bir mektupta şu cümleleri sarf eder:

   “Emin ol Said; vatan yolunda ölmek nasıl bir saadet ise vatansız yaşamak da o kadar büyük bir musibettir. Eğer bu mübarek vatan için halâs selâmet mukadder ise -ki mukadder olduğundan hiç şüphem yoktur- hepimiz yaşayalım. Aksi takdirde ölmek bizim için vazife değil, bir teselli ve bir saadet!”

   Ölümünden dört ay önce 30 Ağustos 1926’da oğluna yazdığı son mektubunda ise Diyarbakır’dan tayinle ayrılmak isteyen oğluna Bursa’ya yerleşmek ve beraber oturmak istediğini söyler. Şair artık “İstanbul’un bir dakika ârâm vermeyen gürültüsünden bıkmıştır.” “İki bütçeyi birleştirirsek, Bursa’da evvelkinden daha müreffeh vakit geçiririz” diyen Süleyman Nazif son yıllarını maddî sıkıntılar ve zorluklar içinde yaşar. “Sevk-i ihtiyaç ile olmasa günlük matbuâta bir kelime yazmam” cümlesiyle istemeyerek de olsa geçim sıkıntısı sebebiyle gazetelere siyasî ve edebî yazılara devam ettiğini ifade eder.

© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği