2017 / 10  E-Bülten
GERİ

FATİH SULTAN MEHMET


 Milletlerin tarihinde büyük işler başarmış, yüce zaferler kazanmış, derin izler bırakmış dünya hükümdarları arasında Osmanlı sultanları kadar adlarına âbide dikilmeye ihtiyaç bırakmayan büyükler çok azdır. O sultanlardan biri vardır ki; 30 Mart 1432’de doğduğunda İstanbul Fâtih’i olmaya yazgılıdır. O, milletin dile gelmiş emeli, şâha kalkmış mizâcı, fikri, hülyâsı, sanatı ve sevdasıdır. Hâsılı; büyük bir milletin tek bir adamda toplanmış, vücûda gelmiş halidir.

 Doğum tarihi konusunda ihtilaflar olan Fatih Sultan Mehmet, 1430 veya 32’de Edirne’de Sultan 2. Murat’ın dördüncü oğlu olarak dünyaya gelir. Annesi Hüma Hatun’dur.

 Osmanlı sarayında devrin en kâmil, en münevver, âlim, şair, musikişinas ve hattat şehzadelerin yetişmesi yolunda ilk ciddi, disiplinli ve sistemli usulü kuran II. Murat, delikanlılık çağında vefat eden büyük oğlu Alâaddin Ali Çelebi gibi, Şehzade Mehmet’in yetiştirilmesine de büyük önem verir. Devrin en meşhur âlimlerinden Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Akşemseddin, Molla Hayreddin, Hoca Yusuf Sinan Paşa, Bursalı Ahmet Paşa ve Hasan Çelebi şehzade Mehmet’e ders verir. Ayrıca Bizanslı ve İtalyan hocaları da vardır. Böylece hemen her konuda yüksek birkültüre sahip olarak yetişen Şehzade Mehmet’in Arapça ve Farsçanın yanı sıra Rumca, Latince, Slavca ve İbraniceyi bildiği söylenir. Ayrıca Uygur harflerini ve Uygur Türkçesini de öğrenir.

 Sultan II. Murat, oğlu Şehzade Mehmet’i 12 yaşına gelince eski Türk devlet geleneğine göre idare ve hükümet işlerine alıştırmak üzere Manisa’ya gönderir. Yanında lalaları Kassabzâde Mahmut ve Nişancı İbrahim vardır. Aynı yılın sonunda ağabeyi Amasya valisi şehzade Alaaddin Ali Çelebi’nin vefatı üzerine Şehzade Mehmet, tahtın yegâne varisi olur.

 Tahttan çekilmeyi düşünen II. Murat 1444 yılının baharına doğru onu Manisa’dan yanına getirtir. Oğlunun devlet yönetiminde tecrübe kazanmasını istediği için hükümdarlığı ona bırakıp kendini züht ve takvaya verir. Ancak devletin henüz on iki yaşında olan tecrübesiz bir gencin eline bırakılması içeride ve dışarıda büyük buhranlara yol açar. Vezir-i Âzam Çandarlı Halil Paşa’nın da gayretleriyle 1446’da 2. Murat yeniden tahta geçer, 2. Mehmet ise eski sancağı Manisa’ya gönderilir. 2 Şubat 1451’de Sultan II. Murat’ın ölümü üzerine, Çandarlı Halil Paşa II. Mehmet’e gizlice bir mektup göndererek, “süratle başkent Edirne’ye gelip tahta oturmasını” bildirir. Sultan II. Mehmet ata binerek ve “Beni seven arkamdan gelsin.” diyerek yola çıkar. Böylece II. Mehmet, Osmanlı Devleti’nin yedinci padişahı olarak tahta oturur.

 Erken yaşına rağmen askeri ve idari alanda büyük hamleler başaracak olgunluğa sahip askeri dehasıyla cihana hükmeden Padişah II. Mehmet, İstanbul'u almak için hazırlıklara başlar. Bunun için içeride ve dışarıda birtakım önlemler alarak stratejik hareketlerde bulunur. Bu hazırlıklardan sonra İstanbul Kuşatması başlatılır.

 İstanbul fethi alelâde bir mâcerâ, bir tâlih veya tesadüf eseri değildir. Bu fetih, uzun asırların hazırladığı, parlak ve muazzam bir neticedir. Oğuz Kağan’ın “Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez; daha deniz, daha ırmak istiyoruz. Yurdumuzu öyle genişletelim ki, onun üzerinde gökkubbe çadır, güneş de bayrak olsun!” nidâsıyla, Hz. Muhammed’in “İstanbul, elbette fethedilecektir. Onu fethedecek hükümdar ne ulu hükümdar ve onun askeri ne mutlu askerdir!” sözü aynı hedefte birleşir ve bu hedef bir gün Fâtih gibi bir hükümdar tarafından Türk askerine gösterilirse, İstanbul elbette fethedilirdi.

 Fethin hemen ardından Fatih Sultan Mehmet şehrin onarımını başlatır. Amacı Doğu Roma’yı yıkmak değil onu Osmanlı yapısı içinde diriltmektir. Fatih Sultan Mehmet, sadece İstanbul Fethi ile anılmayacak kadar büyük başarılar kazanmış, sadece siyasi otoritesiyle değil aynı zamanda kâşifliği ve askerî dehasıyla da cihana hükmeden bir hükümdardır.

 Fatih, ilk tahta geçtiğinde ve İstanbul’un fethi sırasında sergilediği tutumlar sebebiyle, Çandarlı Halil Paşa’yı 10 Temmuz 1453 tarihinde Edirne'de idam ettirir. Bu hadise ile Fatih otoritesini pekiştirmiş olur ve herkes genç hakana boyun eğer.

 Hayatı boyunca sayısız sefere çıkan büyük Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan Mehmet Han, 1481’de Anadolu’ya doğru yeni bir sefere çıkar. Seferin nereye olduğu bilinmemektedir. Zira Fatih, seferin güvenliği için bu bilgiyi çok gizli tutar ve kimseyle paylaşmaz. Ancak daha yolun başında hastalanır ve 3 Mayıs 1481’de Gebze yakınlarında Hünkâr Çayırı'ndaki ordugâhında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Gut hastalığından vefat ettiği sanılmakla birlikte, zehirlendiği de rivayet edilir. Fatih’in vefatı bir müddet saklanır. Padişahın hamam ihtiyacı var denilerek cenazesi gizlice saraya getirilir. O sırada Şehzade Bayezid'e ve Şehzade Cem'e ulak gönderilir. Yeniçeriler Fatih'in vefat ettiğini öğrenince İstanbul'a gelerek büyük bir anarşi başlatırlar. Karamanlı Mehmed Paşa, Cem taraftarı olduğu için idam edilir. Her taraf yağmalanmaya başlanır. O arada herkes kendi taraftarını tahta çıkarmak için uğraşırken Fatih'in cenazesi sarayda karanlık bir odada unutulur. Baltacılar kethüdası Kasım isimli bir kişinin II. Bayezid'e yazdığı mektupta sarayda cenazenin yanına gittiğinde, kokudan yanına zor varıldığını söyler. 2. Bayezid payitahta ulaşana kadar tahnit edilerek bekletilen Fatih’in cenazesi, daha sonra Fatih Camii’ndeki türbesinde sırlanır.

 Hiç kimse yok kimsesiz
 Herkesin var bir kimsesi
 Ben bugün kimsesiz kaldım
 Ey kimsesizler kimsesi


 Fatih Sultan Mehmet çocukluğundan itibaren yoğun bir İslami ve ilmi eğitim alır. Birçok tarihçi tarafından bir Rönesans hükümdarı olarak tanımlanan Fatih, İtalya ve İtalyan kültürünü tanıyan nadir bir doğu hükümdarıdır. Fatih Sultan Mehmet’in yanında bulundurduğu Rum tarihçi Kritvulos, onun kendi anadili olan Osmanlı Türkçesi dışında Arapça, Farsça, İbranice, Keldanice, Slavca, İtalyanca, Yunanca ve Latince bildiğini ifade eder.

 Fatih’in saltanatı döneminde Osmanlı ülkesinde 500'den fazla mimari yapı inşa edilir. Onun adına yapılan en önemli yapı, İstanbul'da bir cami ile medrese, kitaplık, imarethane, darüşşifa, hamam, kervansaray gibi birimleri kapsayan Fatih Külliyesi’dir.

 Çocukluğundan itibaren bir ilim, şiir ve sanat havzasında yetişmiş ve bu ilgisini hayatının sonuna kadar sürdürmüş olan Fatih Sultan Mehmed, Avnî mahlâsıyla şiirler yazmış, divanı olan ilk Osmanlı padişahıdır. Bütün kaynakların fikir birliğine vardığı nokta; hassas ruhlu, sözüne sadık, âlim ve sanatkârları himaye eden, musikîye ve şiire düşkün bir insan olmasıdır. Gelenekleşen âlim ve şairleri toplayarak sohbet etme âdeti II. Mehmed döneminde haftada iki gün yapılır. Bugün Fatih'in şiirlerinin bulunduğu divan, bir divandan çok içerisinde gazellerin bulunduğu bir divançe niteliğindedir. Onun devrine göre iyi bir şair olduğunu bu divançedeki şiirler açıkça ortaya koyar. Devlet adamlığı, komutanlığı, zaferden zafere, ülkeden ülkeye koşmakla geçen hayatının izleri şiirlerine pek yansımaz. Sahip olduğu karakter ve üne rağmen zaman zaman sevgili kavramının arkasında ölüm karşısında çaresizliği, dünyanın geçiciliğini, kulluğunu unutmadığı görülür.

 Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar Osmanlı’da kültürel ve edebî hayat belirli bir ivme kazanır. 5 padişahın hükümdarlık yaptığı yaklaşık 150 yıllık dönemde medrese sayısı 85 civarında iken, Fatih’in hükümdarlık yaptığı 30 yılda İstanbul ve taşrada tespit edilebildiği kadarıyla- 49 medrese açılır. Bu medreselerin eğitim müfredatını hazırlayanlardan biri de Ali Kuşçu’dur. Fatih Sultan Mehmet dönemindeki ilmî anlayış, Batı ile Doğu’nun terkibi şeklinde ortaya çıkar. Özellikle fetihten sonra, İstanbul’da padişahın etrafında çok geniş bir âlimler topluluğu oluşur. Fatih, bu ilim adamlarının tartışmalarından ve ortaya yeni bir şey koymalarından daima memnun olur, onları teşvik eder. Hatta Fatih kimi zaman bunu bir müsabakaya dönüştürür ve daha güzel eser ortaya koyanı ödüllendirir. Fatih sadece Müslüman bilim adamları ile ilgilenmeyip gayrimüslim ilim adamlarını da himaye eder, onları da ilmî eserler yazmaları konusunda teşvik eder.

 Bu dönemde Sahn-ı Seman medreseleri ile Enderun mekteplerinin açılması, ilmî gelişmeye paralel olarak eğitim kurumlarının da seviyelerinin yükseldiğini gösterir. Başta saray kütüphanesi olmak üzere, İstanbul’da ve taşrada vakıf kütüphanelerinin sayısında önemli artışlar gerçekleşir. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet’in şehzadeliğinden itibaren topladığı kitaplardan oluşan zengin bir şahsi kütüphanesi de vardır. Kütüphanesindeki kitapların dağılımına bakıldığında Fatih’in çok geniş bir ilgi alanının olduğu görülür.

 Netice olarak, Fatih Sultan Mehmet döneminde kültürel ve edebî hayat, sağlam bir zeminde çok büyük bir mesafe kat eder, böylece Osmanlının XVI. yüzyıldaki zirve dönemine zemin hazırlanmış olur.

© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği