2017 / 12  E-Bülten
GERİ
TÜRK EDEBİYATININ ZARİF AĞABEYİ: CAHİT ZARİFOĞLU

Seçkin
Bir kimse değilim,
İsmimin baş harfleri acz tutuyor,
Bağışlamanı dilerim.

Sana zorsa bırak yanayım,
Kolaysa esirgeme.

Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim.
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim.
 
Sana zorsa yanmaya razıyım
Kolaysa affı esirgeme.

Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum.”

Asıl adı Abdurrahman Cahit Zarifoğlu olan edebiyatımızın en zarif ağabeyi Cahit Zarifoğlu, 1940 yılında Ankara’da dünyaya gelir. Baba tarafından üç yüz yıl önce Kafkaslardan Maraş’a göç etmiş bir ailenin çocuğudur. Hâkim olan babasının mesleği gereği çocukluğu Maraş, Siverek, Ankara gibi Anadolu’nun farklı yerlerinde geçer. Babasının sık sık görev yerinin değişmesinden dolayı aile içinde sıkıntılar yaşanmaya başlar ve Zarifoğlu daha küçük yaştayken annesi ve babası ayrılır. Babasının bir başka kadınla evlenmesi küçük çocuğu derinden etkiler. Böylece annesi ile baş başa bir hayat mücadelesinin ortasında kalan Cahit Zarifoğlu’nu ömür boyu etkileyecek “yalnızlık” duygusunun temelleri de bu yıllarda atılır. Ve o, hayatı boyunca babasına karşı hep soğuk ve mesafeli durur. Kendinden 1,5 yaş büyük olan ağabeyi Sait’i baba olarak bilir.

Hayatının büyük kısmını yalnız ve insanlardan kaçarak geçiren Cahit Zarifoğlu’nun çocukluğundan itibaren ayakta kalmaya ve yıkılmamaya çalışır. Kimseye muhtaç olmamak için kopan düğmelerini kendi diker, kendi yaptığı yemeklerle bazen dostlarına ziyafet verir. Her şey öğrenilmelidir ona göre, yalnız kalan anneye yük olunamaz.

Liseyi Maraş’ta Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt ve Alaeddin Özdenören ile aynı sıralarda okur. Onun lisedeki lakabı “Aristo”dur. Bunun nedenini Rasim Özdenören şöyle gerekçelendirir: “Cahit lisede iken hastalıklı derecede zayıf, sarı benizli, içe dönük, kimseyle konuşmayan ve sorulunca üşenir gibi cevap veren biriydi. Kendi aramızdaki adı Aristo idi. İçe kapanık ve filozofça duruşundan dolayı bu adı koymuştuk.”

İçe kapanıklığına, dalgınlığına, zeki olmasına karşın alabildiğine inatçıdır Zarifoğlu. Lise yıllarında arkadaşlarına cebir, geometri dersleri verir. Fakat kendisi bir yıl edebiyat ve cebir derslerinden, iki yıl da yalnız cebir dersinden sınıfta kalır. İnat eder ve kitapların kapağını açmaz. Edebiyat sınavına girer, hiç bir soruya cevap vermez. Cebir sınavlarında da aynı tutumu sürdürür. İşte bu süreçte bir yandan şiir yazarken bir yandan da mahalli gazetelerde çalışmaya başlar.

Evde kimse kalmayınca radyodan klasik batı müziği eserleri dinleyip küçücük bir odada ruhunu arayan şair, dostlarıyla buluştuğu demlerde ise güreş sporuna ilgi duyar ve Maraş Güreş Kulübüne kaydolur. Çok iyi güreş tutan Zarifoğlu, yine bir güreş buluşmasında oradaki arkadaşları arasında en güçlü ve kalıplı olan Halil’le eşleşir. Rasim, Alâeddin, Erdem hepsi Halil’in Cahit’i ilk hamlede alaşağı edeceğini düşünürlerken o, incelikli bir teknikle Halil’in sırtını yere getirir ve yıllar sonra bu hikâyeyi anlatan Alâeddin Özdenören “Cahit şiir gibi güreş tutardı.” cümlesini kurar.

Bu yıllarda şiir dışında en büyük tutkusu uçuştur. Pilot olup uçma hayalleri kurmaya başlar ve bunun için hiç kimseye haber vermeden liseyi terk edip Eskişehir’e giderek pilotluk sınavlarına katılır. İşte hayallerinin yıkımına da burada rastlar. Yetenek testlerinin hepsinden başarıyla geçen Cahit, son kontrollerde gözlerindeki rahatsızlık nedeniyle pilotluk sertifikası alamadan Maraş’a geri dönmek zorunda kalır. Böylece liseyi akranlarından ancak üç sene sonra bitirir.

Lisenin bitimiyle birlikte de İstanbul’a gelerek, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne yazılır. Cahit gene uslu durmaz, insanlardan belki de kendinden kaçar. Öyle ki üniversiteyi tam on yılda bitirebilir ve on yıl sonra diplomasına kavuşur.

Üniversite yıllarında Cahit Zarifoğlu edebi ürünler vermeye devam ederken Türk edebiyatına “İkinci Yeni” fırtınası hâkimdir. Cahit de bu akıma sırtını dönemez ve şiirini bu etkiye açık tutar. Hatta işi daha da ileri götürerek akımın en etkili şairlerinden Cemal Süreya’ya mektup bile yazar. Cemal o sıralarda Paris’tedir. Genç talebe ve şair adayı Zarifoğlu, mektubunda Cemal Süreya Türkiye’ye döndüğünde onunla aynı eve çıkmak istediğini belirtmektedir. Cemal Süreya tanımadığı bu genç adamın mektubunun ölçüsüz olduğunu düşünerek cevap vermez. Ancak Zarifoğlu öldükten sonra kaleme aldığı günlüğünde onunla ve yolladığı mektupla ilgili şunları yazar:

“Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış... İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. Sezai Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai Karakoç’tan almış. Saklamamışım o mektubu.

Zarifoğlu, o sıra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış her hâl, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda. Ben de bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride. O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni?

Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun evinde bürosunda rastlaştıkça konuşurduk…”

Cahit Zarifoğlu’nun üniversite yılları, bohem ve avare yaşayış biçimi nedeniyle yaklaşık on yıl sürer. Bu yıllarda kâh bir balıkçı teknesinde uyur, kâh otostopla Avrupa turuna çıkar. Aslında dışa açılarak kendisinden kaçtığı veya saklandığı biçiminde de yorumlayabileceğimiz bu yılları edebi açıdan çok verimli geçer. İlk şiir kitabı, İşaret Çocukları da yine bu yıllarda yayımlanır. Bin bir güçlük ve borçla bastırabildiği ilk şiir kitabını dayısına emanet eden Zarifoğlu, bu kitaplarının dayısı tarafından sobada yakıldığını öğrenince değişmez yazgısıyla bir kez daha karşılaşır.

Hayatını tümden değiştirecek iki büyük sima ile yine bu yıllarda tanışır: Sezai Karakoç ve Necip Fazıl Kısakürek. Her ikisi de şiirin bir düşünüş biçimi, bir ideoloji olduğu fikrini genç şair Cahit Zarifoğlu’na aşılarlar. Bu üstatların da etkisiyle Zarifoğlu, böylece kendi çizgisini bulmuş olur.

Bir gün Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl’ın evinde bir sohbet meclisindedir. Herkes pür dikkat üstadı dinler ama yerinde duramayan Cahit ayağa kalkar ve evin içinde dolaşmaya başlar. Necip Fazıl’ın kitaplığına bakan, plaklarını karıştıran şair “Aristo”dan sonra ikinci lakabını Necip Fazıl’ın nüktedan sözleriyle alır. Cahit’in evin içinde dolaştığını ve kitapları karıştırdığını gören Necip Fazıl ona: “Yahu burada muhteşem bir konser varken sen notalarla meşgulsün artist.” Diye seslenir. Daha sonra Nuri Pakdil “Yedi güzel adam içerisinde en artist mizaçlı kişi Cahit Zarifoğlu’ydu.” Cümlesini kurar.

İçinde sürekli yalnızlığı ve kimsesizliği taşıyan şair, Necip Fazıl’ın müdahalesi ile bu yalnızlıktan kopar ve artık hayatı bambaşka bir seyre girer. Üstat ona münasip bir eş bulmuştur. Bu eş üstadın hocası Abdülhakim Arvasi’nin soyundan Berat Hanım’dır. Necip Fazıl’la birlikte Van’a yalnız bir kalple giden Cahit, bu yolculuktan dolu bir kalple döner, kıyılan nikâhta Cahit’in şahitliğini Necip Fazıl yapar.

Berat Hanım’dan üç kız, bir erkek olmak üzere dört çocuğu olan ve kendi çocukluğu acılarla düşlerin yoğrulmasıyla geçen Cahit Zarifoğlu’nun, çocuklar için bir şey üretmemesi düşünülemez. Nitekim Zarifoğlu, çocuklar için masallar, öyküler ve şiirler kaleme alarak çocukların hayal dünyasına enginlik katar ve yazdığı eserlerle çocuk edebiyatı dalında çeşitli ödüller alır.

Çocuklarla inanılmaz derece iyi anlaşan Cahit Zarifoğlu, bir anlamda çocuk kalan yanını yazdıklarıyla ortaya çıkarmaya çalışır. Çocuklara hediye olarak birçok masal kitabı yazan şair, sadece kendi çocuklarının değil tüm çocukların sevgilisidir. Öyle ki Erdem Beyazıt bu durumla ilgili “Bizim çocuklarımız bizden çok ona yakındı.” der.

1973 yılında askerliğini yapmak üzere Sarıkamış’a gider. 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’na katılır ve bir sene sonra da askerliğini bitirir. İki kere Goethe Enstitüsü’nün dil kurslarına katılmak için Almanya’ya gider. 1975 senesinde mütercim olarak Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nda çalışmaya başlar. 1976 senesinde Mavera dergisinin kurucuları arasında yer alır. Aynı sene TRT Genel Müdür Mütercim Sekreterliği görevine başlar.

Hastadır Cahit Zarifoğlu. 1973 yılından beri süren rahatsızlığının “pankreas kanseri” olduğu ancak 1980’lerde anlaşılır. Günden güne erir, bir süre sonra yataklar olur meskeni şairin. Sık sık dostları gelir ziyarete, onlara durumunun kötü olduğunu belli etmek istemez. Cahit, Rasim Özdenören’den fıkra anlatmasını ister, çocuklara gülümser. Yine hüzünle, ona refakat eden Erdem Bayazıt’ın elinden tutar bir gün. “Erdem” der “Kırlarda çiçekler artık bensiz açacak.”

Günün birinde, uykusundan aniden uyanarak başucunda duran ve liseden beri dostu olan Rasim Özdenören’e dönerek rüyasında Üstat Necip Fazıl’ı gördüğünü ve onunla 25 yıl sonra buluşacağını söyler. Bunu söyledikten 25 gün sonra 7 Haziran 1987’de hayata gözlerini yumar.
© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği