2017 / 13  E-Bülten
GERİ
SON ASRIN BÜYÜK MÜNEVVERİ: CEMİL MERİÇ

"Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar."

Asıl adı Hüseyin Cemil olan Cemil Meriç, Balkan savaşları sırasında Meriç nehri yakınlarındaki Dimetoka’dan Antakya’ya göç eden bir ailenin çocuğu olarak 12 Aralık 1916’da Reyhanlı’da dünyaya gelir. Banka müdürlüğü de yapmış olan babası hâkim Mahmut Niyazi Bey’in görevi münasebetiyle yedi yaşına kadar Antakya’da kalır. Babasının her akşam çocuklarına kitap okuması şahsiyetinin gelişimine büyük tesir eder. 1923’te Reyhaniye Rüştiyesinde başladığı eğitimine 1928’de Antakya Sultânîsinde devam eder. 1935’te liseyi bitirmesi gerekirken Fransız mandası altındaki Antakya’da o yıl liseler on bir yıldan on iki yıla çıkarıldığı için mezun olamaz. Milliyetçi eğilimlerinin ağır bastığı lise son sınıfta hocalarına yönelttiği eleştirileri yüzünden bitirme imtihanlarına on beş gün kala okulu terk etmek zorunda kalır.

1936’da İstanbul’a gider ve on ikinci sınıfa Pertevniyal Lisesi’nde devam eder. Bu sırada Nazım Hikmet ve Kerim Sadi başta olmak üzere dönemin solcu aydınlarıyla tanışır. Stalin'in "Pratik ve Teorik" kitabını Fransızcadan çevirir. Tanıştığı Nâzım Hikmet'in kendisine, heyecanlarını bırakıp hayata iyi hazırlanmasını tavsiye etmesiyle hayal kırıklığına uğrar.

Geçim sıkıntısı yüzünden 1936 Mayıs’ında Antakya’ya döner ve lise öğrenimini Fransız liselerine özgü programı uygulayan Antakya Sultânîsinde tamamlar. Dokuz ay kadar İskenderun’a bağlı bir köy okulunda öğretmenlik yaptıktan sonra İskenderun Tercüme Bürosu’nda başkan yardımcısı olur. Kısa sürelerle Nahiye müdürlüğü, Türk Hava Kurumu’nda sekreterlik ve belediyede kâtiplik gibi görevlerde bulunur. Nisan 1939’da gözaltına alınarak Antakya’ya götürülür. 1938’de kurulan ve 1939’da Türkiye’ye iltihak eden bağımsız Hatay hükümetini devirmekle suçlanıp idam talebiyle yargılanır ancak beraat eder. Cezaevinden çıktığında tüm dostlarının selamı sabahı kestiğini görür.

1940’ta tekrar İstanbul’a gider ve iki yıl Yabancı Diller Yüksek Okulu’na devam ederek 1942 Haziran’ında mezun olur. Aynı yıl, arkadaşı Kerim Sadi'nin önerisiyle coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşoğlu'yla tanışır ve evlenirler. Fevziye Hanım'ın hali vakti yerindedir; pansiyoner olmaktan kurtulur ve yeni bir hayata başlar.

Cemil-Fevziye Meriç çifti Elazığ'a tayin olur. İlk iki çocukları Elazığ'da dünyaya gelir, ancak yaşamazlar. Fevziye Hanım yine hamiledir; İstanbul'a tayin ister. Gerçekleşmeyince istifa eder. 1 Nisan 1945'te oğlu Mahmut Ali, bir yıl sonra da kızı Ümit dünyaya gelir.

Aralık 1946’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Fransızca okutmanı olur. 1974’te emekli oluncaya kadar bu görevini sürdürür. Bu arada Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne doktora öğrencisi olarak kaydolur, Işık Lisesi’nde Fransızca hocalığı yapar ve Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde dersler verir.

"Görmek, yaşamaktır. Vuslattır görmek. Her bakış dış dünyaya atılan bir kementtir. Bir kucaklayıştır, bir busedir her bakış..."

Yıl 1954. Bir bahar akşamı. Cemil Meriç, eşi Fevziye Hanım'la birlikte, akrabası Ahmet Çipe'nin konuğudur. Sohbetler yapılır, yemekler yenir, çaylar içilir. Gece yarısına doğru izin istenip kalkılır. Cemil Meriç'in gözlerinde 12,5 miyop ve kuvvetli hipermetrop vardır. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düşer. Bir şeyi yoktur. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıkarlar.

Yolda yürürken, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle söyler: "Fevziye, elektrikler mi kesik, hiç bir şey göremiyorum."

Cemil Meriç 38 yaşındadır ve gözleri artık hiç göremeyecektir.

Küçüklüğünden beri problemli olan görme duyusunun giderek zayıflaması üzerine 1954’te birkaç başarısız göz ameliyatı geçirir. 1955’te gittiği Paris’te geçirdiği bir dizi ameliyat da başarısızlıkla sonuçlanınca hayatının geri kalan kısmını görmeyerek sürdürür. Fikir hayatı; ailesi, dostları ve talebelerinin okuma ve dikte etme hususundaki yardımlarıyla devam eder.

1960'lı yıllarda Cemil Meriç, Hint edebiyatına merak saldı; bu onun Doğu'yu keşfetmesini sağladı. Aynı yıllarda Antakya'da İngilizce öğretmenliği yapan Lamia Çataloğlu'yla aralarında mektupla başlayan platonik bir aşk doğar.

1983 yılında eşi Fevziye Hanım'ı kaybeder. Bir yıl sonra beyin kanaması geçirir ve sol tarafına felç gelir. Bu zor günlerinde platonik aşkı Lamia Çataloğlu, haftada iki kez koltuğunun altındaki Cumhuriyet Gazetesi'yle gelip Cemil Meriç'e sevdiği bulgurlu yemekleri yapar. Ağır bir hastalık döneminin ardından 13 Haziran 1987’de İstanbul’da vefat eder Cemil Meriç ve Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilir.

İçine kapalı bir çocukluk dönemi geçiren Cemil Meriç’in kitapların dünyasına yönelmesi erken yaşlarda olur. 1933’te Antakya’da çıkan Yeni Gün gazetesindeki “Geç Kalmış Bir Muhasebe” başlıklı yazısıyla yayın hayatına atılır, Tarık Mümtaz’ın çıkardığı Karagöz’de yazıları ve şiirleri yayımlanır. İstanbul’a geldikten sonra “Honoré de Balzac” başlıklı ilk yazısı İnsan dergisinde neşredilir, başında uzun bir Balzac incelemesinin de yer aldığı Altın Gözlü Kız çevirisi yayımlanan ilk eseri olur. Aralıklarla yirmi yıl sürdüreceği ve Jurnal ismini vereceği günlüklere ise 1963’te başlar. 1960-1964 yıllarında mesaisinin neredeyse tamamını Hint edebiyatına verir.

Cemil Meriç’in arayışlarla geçen fikir hayatı kendi yaptığı bir tasnife göre şu dönemlere ayrılır: 1917-1925: Koyu bir Müslümandır. 1925-1936: Şoven milliyetçidir. 1936-1938: Sosyalisttir. 1938-1960: “Âraf” dediği kuluçka devrindedir. 1960-1964: Hint devrindedir. 1964’ten sonra ise sadece Osmanlıdır.

Cemil Meriç, eserlerinde bilhassa Türkçe’nin hızla kan kaybetmesi ve mâzi ile aradaki çatlağın her geçen gün biraz daha büyümesi, bunun Türk toplumunun bugünü ve yarını üzerinde icra edeceği yıkıcı tesirler üzerinde durur. Bir düşünce geleneğinden mahrum olmaları yüzünden Eflâtun’un ünlü istiaresinde geçtiği gibi “mağara”ya kapatılmış olan Türk aydınlarının kısa zaman aralıklarında hızla burçtan burca savrulmalarına işaret eder. Gerçeğin kimsenin tekelinde bulunmadığını, dolayısıyla ona ancak ortak bir gayret ve açık bir zihinle ulaşılabileceğini, sağ-sol çatışması gibi Avrupa’dan ithal edilen suni kamplaşmaların Türk insanı ve aydınının zaten zayıf ve mecalsiz bırakılmış dinamiğini iyice körelteceğini, aydınların kendi kültür köklerini olduğu kadar dünya kültürünü, içine girmek için Tanzimat’tan beri çırpındığımız Avrupa’yı bile son derece yetersiz ve sığ bir şekilde tanıdığını belirtir. Türk aydınının Batı karşısında içerisine düştüğü aşağılık kompleksinin zararlı neticelerini, insan beyninin iki yarım küresi olan Doğu ve Batı’nın gerçekte bir bütün oluşturduğunu, dar ve ön yargılı düşünmeyi bir kenara bırakmanın fikir hayatımıza zenginlik kazandıracağını ifade eder. Avrupa medeniyetine istihalenin ham bir hayal olduğu ve bir medeniyetin diğerine istihale edemeyeceği, ancak malzeme alabileceği, Türkiye’de kendi köklerine sahip yeni bir neslin yetişmesinin Osmanlıca, Arapça ve Farsça öğrenerek irfan hazinelerini, öte yandan bir Avrupa dili öğrenerek hür bir şekilde Batı’yı tanımakla mümkün olacağı vurgu yaptığı diğer görüşleri arasındadır.

Cemil Meriç’in duygu yoğunluğuna/aşkına Jurnal 2’de şahit oluruz. Duygu ve düşüncelerini büyük bir ustalıkla nakış gibi işler yazılarında. Lamia Hanım’a duyduğu aşkı, mektuplarıyla yaşar ve yaşatır bizlere. Bu mektuplar bize, aşkın yüceliğini, vazgeçilmezliğini ve sıcaklığını yaşatır. Bu samimi ve sıcak ifadeler, fildişi kuleden söylenmiş süslü sözler yığını olarak değil; hasret, acı, gözyaşı ve rüyaların tutuşturduğu yürekten gelen, duyarak, yaşayarak aşkın acısıyla kıvranan bir insanın feryadı olarak karşımıza çıkar. Duygu ve hasret yüklü bu mektuplar, benliğini sevdiğine adamış bir insanın, karşısındakini mutlu edebilmek adına çektiği acıları dile getiren birer ibret sayfalarıdır. Okuru hüzünlendiren ve kimi zaman anlatımıyla büyüleyen bu mektuplar, Cemil Meriç’in iç dünyasında kopan fırtınaları yansıtır, insan Cemil Meriç’i tanıtır bize.

Mektuplar konusunda, Cemil Meriç’in oğlu Mahmut Ali Meriç’in şu sözleri, annesi Fevziye Hanım’ın içinde yaşadığı sıkıntıyı açığa vurması bakımından dikkat çekicidir:

"Fevziye Hanım’ın hayatının manası da Cemil Meriç’tir. Ve Fevziye Hanım ona karşı hep anlayışlı, hep müsamahakâr, hep yumuşaktır. Yine de kocasının Lamia Hanım’la olan ilişkisini benimseyebilmesi çok zordur. Gururu kırılır, zaman zaman isyan eder sessizce, üzüntülerini içine atar, ama Cemil Meriç’in hayatı sevmesi, hayata bağlanması, karamsarlığını unutması, dahası yaratmayı sürdürmesi, daha çok üretmesi, mektuplarındaki yoğun duygusallığı aşarak, Hint Edebiyatı’nı ve Saint- Simon’u izleyen tüm diğer eserlerini yazabilmesi gerekmektedir. Bu da Fevziye Hanım’ın ona sağladığı güvenli, sevgi ve şefkat dolu ortam sayesinde mümkün olabilir.”

© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği