2017 / 14  E-Bülten
GERİ
PEYAMİ SAFÂ

Yalnızız, Matmazel Noralya’nın Koltuğu, Sözde Kızlar, Fatih Harbiye, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu... Çok yönlü, çok renkli, 62 yıllık ömrünün kırk beş yılında sürekli yazmış, sürekli acı çekmiş, sürekli düşünmüş, kavga etmiş bir adam; Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri Peyami Safâ. Bu romanlardan bazıları sinema filmlerine, televizyon dizilerine de konu olmuştur. Eserlerin tamamında, doğrudan ya da dolaylı olarak, devrin İstanbul’u, doğu ile batı arasında sıkışan toplumun geçirdiği buhranlar anlatılır. Koca bir cihan imparatorluğu çökmüş, enkazının altından ayağa kalkmaya çalışmaktadır toplum. Umudu yoktur yazarın! Hayat, şehir, ülke... Hangisine baksanız ayrı bir ümitsizlik ve yalnızlık çarpar gözünüze...

2 Nisan 1899’da İstanbul Gedikpaşa’da doğan Peyami Safâ’nın babası Trabzonlu köklü bir aileye mensup olan şair İsmâil Safâ, annesi Server Bedia Hanım’dır. İsmini babasının yakın arkadaşı Tevfik Fikret koyar. Bir buçuk yaşındayken babası sürgünde bulunduğu Sivas’ta ölür ve ağabeyi İlhami ile birlikte annesi tarafından zor şartlarda yetiştirilir Peyami Safâ. O hayatı boyunca bir şeyler kaybederek yaşar. “İki yaşımda iken babam ve kardeşim Sivas’ta on ay içinde öldü. Böyle kısa bir fasılayla hem kocasını, hem çocuğunu kaybeden bir kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmağa başladım. Belki bütün kitaplarımı dolduran ‘bir facia beklemek vehmi’ ve yaklaşan her ayak sesinde tehlike sezmek korkusu böyle bir başlangıcın neticesidir.”

İsmail Safa Bey’in vefatı üzerine annesi elde kalan eşyalarını orada satarak çocuklarıyla İstanbul’a döner ve aile için hayatları boyunca devam edecek geçim sıkıntısı başlar. İlköğrenimine devam ederken sağ kolunda ortaya çıkan kemik veremi yüzünden kendini çok küçük yaşta doktorların, hasta bakıcıların ve ilâç kokularının arasında bulur. Kendisine en fazla basılan ve en beğenilen eserini yazdırır bu hastalık. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, adını son ameliyatı için yattığı servisten alır. 1910’da başladığı Vefa İdâdîsi’ni bu hastalık ve ailesinin geçim zorlukları sebebiyle bırakmak zorunda kalır. Babasının yakın arkadaşlarından Abdullah Cevdet’in hediye ettiği Petit Larousse’u ezberleyerek başladığı Fransızca’sını ilerletirken edebî eserlerin yanı sıra tıp, psikoloji ve felsefe kitaplarına da ilgi duyar. 1914’te tiyatro eğitimi almak için Dârülbedâyi imtihanlarına girer fakat başarılı olmasına rağmen devam edemez. Savaş şartlarında geçim sıkıntısı artan annesinin yükünü hafifletmek için Posta-Telgraf Nezâreti’nde göreve başlatılır. Ardından Boğaziçi’ndeki Rehber-i İttihad Mektebi’ne muallim olarak girer.

Mütareke döneminde öğretmenlikten ayrılıp ağabeyi ile birlikte Yirminci Asır gazetesini çıkarır. Bu gazetede “Asrın Hikâyeleri” başlığı altında yayımlanan küçük hikâyeleriyle dikkatleri çeker ve ilk kalem kavgasını 1919’da “Küçük Beyler” adlı adapte piyesini eleştirdiği Cenab Şahabeddin’le yapar. Alemdar gazetesinin açtığı hikâye yarışmasında derece alınca devrin yazarları tarafından teşvik edilir. Yirminci Asır kapandıktan sonra Tercümân-ı Hakîkat ve Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet’in ilânının ardından Son Telgraf, Son Saat ve Son Posta gazetelerinde çalışır. Aynı tarihlerde hem Server Bedi hem Peyami Safâ imzasıyla Cumhuriyet’te de yazar.

Peyami Safâ, Cumhuriyet’in edebiyat sayfasını yönetmeye başladığı günlerde çıkarılan af kanunundan faydalanmak amacıyla Türkiye’ye dönen ve tutuklanan Nâzım Hikmet’in affedilmesini sağlamak için onun “Yanardağ” şiirini yayımlar. Ancak gazete ertesi gün bu şiirin ve altındaki imzanın kendi görüşleriyle hiçbir alâkasının bulunmadığına dair bir açıklama yapar. Bu olay üzerine gazeteyle arası açılan Peyami Safâ bir süre sonra işinden ayrılıp Nâzım Hikmet’in de yazdığı, Zekeriya Sertel tarafından çıkarılan Resimli Ay mecmuasında çalışmak zorunda kalır. Bu mecmuada başlatılan “Putları Yıkıyoruz” kavgasında da Nâzım Hikmet’le beraber hareket eden Peyami Safâ bu yüzden sık sık Bolşeviklik’le suçlanır fakat kendisi her seferinde bu iddiayı reddeder. Nâzım Hikmet ve çevresiyle ilişkilerini Resimli Ay kapandıktan sonra da sürdürür. 1930’ların başında liberalizme kayar. Bu arada keşfettiği Cahit Sıtkı’yı Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı üç yazıyla kamuoyuna tanıtır. Aynı yıl annesini kaybeder. 1934’te ağabeyi İlhami ile birlikte Hafta adlı magazin dergisini çıkarır. Bu arada Nâzım Hikmet’in de yazdığı Tan gazetesinde köşe yazılarına başlar. İki yazarın aynı sayfada önce ima yoluyla birbirini eleştirmesi daha sonra büyük bir kavgaya dönüşür. Bu çatışma, Peyami Safâ’nın ömrünün sonuna kadar sürecek antikomünist mücadelesinin başlangıcı olur.

Peyami Safâ annesini kaybettikten sonra, hayatına yeni bir yön çizmeye karar verir. 1937 yılında amatör bir yazar olarak hikayesini göstermek üzere kendisini ziyarete gelen Nebahat Hanım'la tanışır ve evlenir. Evliliklerinin hemen akabinde Nebahat Hanım'ın bedensel ve sinirsel hastalıkları ortaya çıkar. Bu hastalıklar zaman içerisinde ilerler ve Nebahat Hanım yatalak hale gelir. Karısını, tedavi için yurtdışına götürmek de dahil her yolu deneyen Peyami'nin evliliği 'bir mutsuzluk mirası'na dönüşür.

Cumhuriyet’ten ayrıldıktan sonra Yeni Mecmua’da yazmaya başlayan Peyami Safâ ardından Tasvîr-i Efkâr’a geçer. Bu arada Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç tarafından çıkarılan Çınaraltı mecmuasına milliyetçilik anlayışını temellendirdiği yazılar kalemem alır. Almanya’yı desteklediği ve ırkçılık yaptığı iddiasıyla aleyhinde Rıza Çavdarlı imzasını taşıyan bir broşür yayımlanır ve çalıştığı Tasvîr-i Efkâr gazetesi bir süre sonra kapatılır. Irkçılık-Turancılık konusunda hazırlanan bir raporda kırk yedi kişi arasında adı geçer fakat yargılanan yirmi iki kişi arasında yer almaz. Ziyad Ebüzziya’nın 1945’te Tasvîr-i Efkâr yerine çıkarmaya başladığı Tasvir’de yazmaya devam eder. Öteden beri tek partiye ve millî şefe muhalif olan Ziyad Ebüzziya çok partili sistemi ve demokrasiyi, dolayısıyla Demokrat Parti’yi desteklemeye başlayınca bu gazeteden ayrılır. Ardından Vakit gazetesinin kadrosunda yer alır ve Demokrat Parti aleyhinde yazılar yazar. Savaş yıllarında ilgi duymaya başladığı mistisizm, parapsikoloji ve metapsişik merakını da yeni gazetesine taşır. Bu arada Cumhuriyet Halk Partisi’ne yakınlaştığı için Necip Fazıl Kısakürek tarafından eleştirilir ve aralarında büyük bir kavga çıkar.

Demokrat Parti’ye kuruluş döneminde sosyalistlerle iş birliği yaptığından muhalefet eden ve 1950’de Nâzım Hikmet için açılan af kampanyasına şiddetle karşı çıkan Peyami Safâ Aralık 1953’te Türk Düşüncesi dergisini yayımlamaya başlar. Demokrat Parti’nin antikomünist kimliği belirginleştikçe bu partiye ve liderine ilgi duymaya başlar. Milliyet’teki “Objektif” adlı köşesinde Aziz Nesin ve Çetin Altan ile kalem tartışmalarına girer. Mart 1959’da Tercüman gazetesine geçer ancak çok geçmeden yazı işleri müdürüyle anlaşamadığı Tercüman’dan çıkarılır. 27 Mayıs 1960 İhtilâli’nden sonra Türk Dil Kurumu ve Türk Edebiyatçılar Birliği ile ilişkisi kesilir. Havadis gazetesindeki yazıları yüzünden aleyhinde protesto gösterileri yapılır.

Bütün bu olaylar sırasında çok yıpranan, kendi rahatsızlığından sonra eşinin yatağa mahkûm olmasıyla da başa çıkması gereken Peyami Bey’in son ve en büyük acısı oğlu Merve’nin ölümü olur. Erzincan’ın Tercan ilçesinde yedek subay öğretmenlik yapan Merve, 27 Şubat 1961’de vefat eder. Biricik oğlu 22 yaşındaki Merve Safâ vefat edince Peyami Safâ bu acıya fazla dayanamaz. Doğu ekspresiyle İstanbul’a getirilen cenaze kalabalık bir katılımla Edirnekapı şehitliğine defnedilir. Nevzat Kösoğlu, Reşat Ekrem Koçu’nun tabutun ardından yürürken yanındakilere, “Çocuklar, mezarlığa sadece Merve’yi değil, Peyami’yi de götürüyoruz!” dediğini nakleder. Gerçekten de bu acının üstesinden gelemez Peyami Safa. Oğlunun vefatından sonra boğazında bir rahatsızlık başlar. Sesi giderek kısılır. 15 Haziran 1961 akşamı, evde bir anda öksürmeye başlar. Boğazından bir miktar kan gelir. Hemen yakın dostu olan Dr. Recep Doksat’a ve Doç. Dr. Ayhan Songar’a haber verilir ancak çok geçtir. Oğlu Merve’nin ölümünden 3,5 ay sonra 15 Haziran 1961 tarihinde Çiftehavuzlar’da bir dostunun evinde vefat eder Peyami Safâ ve iki gün sonra Edirnekapı Mezarlığı’na defnedilir.

Necip Fazıl, bohemlik zamanlarından başlayarak Peyami'nin en yakın arkadaşlarından biridir. Hatta Necip Fazıl bir ara onun evinde kalmış, "Nerede Kalıyorsun?" diye soranlara "Peyami'nin evinde; o da Server Bedii'ninkinde kalıyor," demiştir. Bu iki yakın dost zaman zaman şiddetli polemiklere de girmiş, arkadaşlıkları inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Buna rağmen Peyami'nin ölümü üzerine Necip Fazıl şunları yazar: "Kafası vardı. Kültürü vardı. Cümlesi vardı. Üslubu vardı. İç dünyası vardı. Hafakanları vardı. Çilesi vardı. Metafizik arayıcılığı vardı. İmanı vardı. Şüpheleri vardı. Estetiği vardı. Diyalektiği vardı. Cesareti vardı. Hasılı bir fikir ve sanat adamına gereken vasıflardan bir çok payı vardı."

© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği