2017 / 18  E-Bülten
GERİ
MUHİBBÎ-KANÛNÎ
 SULTAN SÜLEYMAN

Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat dedikleri bir cihân gavgâsıdır
Olmaya saltanat cihânda vahdet gibi

Ko bu ayş ü ışreti çün kim fenâdır âkıbet
Yâr-i bâkî ister isen olmaya tâat gibi

Olsa kumlar sayısınca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sâat gibi

Yâr-ı bâkî ister isen ey Muhibbî fâriğ ol
Olmaya râhat makâmı kûşe-i uzlet gibi


Osmanlı İmparatorluğu'nun tahtta en uzun süre kalan, en çok sefere çıkan, en çok zafer kazanan hükümdarı... Doğu'da Kanuni Sultan Süleyman, batıda Muhteşem Süleyman...

6 Kasım 1494 tarihinde Trabzon’da dünyaya gelir. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Sultan’dır. Çağdaşı Batılı yazarlar onu “Muhteşem” veya “Büyük Türk” lakaplarıyla anmışlardır.

Çocukluk yılları babasının sancak beyi olarak görev yaptığı Trabzon’da geçer. Babasının 1512’de tahta çıkışı, kendisine gelecekteki iktidarın yolunu da açmış olur. Nitekim Yavuz Sultan Selim’in cülûsundan az sonra İstanbul’a çağrılır. Bir süre babasının amcalarıyla olan mücadelesi sona erince yegâne taht vârisi sıfatıyla sancak beyi olarak Manisa’ya gönderilir. Tahta çıkacağı 1520 tarihine kadar yaklaşık yedi yıl Manisa’da kalan Şehzade Süleyman, bu süre zarfında babasının seferleri dolayısıyla tahta vekâlet ve muhafaza göreviyle Edirne’de de bulunur.

Manisa’daki günleri, babasının Eylül 1520’de vefat ettiği haberini Vezîriâzam Pîrî Mehmed Paşa’nın gönderdiği haberciden almasıyla sona erer. Yanındaki adamlarıyla birlikte kara yoluyla İstanbul’a hareket ederek 30 Eylül 1520’de Üsküdar’a ulaşır ve saraya gidip tahta oturur. Ertesi gün babasının naaşını karşılamak için Edirnekapı’ya kadar gider. Cenaze töreni Fâtih Camii’nde yapılır. Ardından atalarının türbelerini ziyaret eden yeni padişah cülûs bahşişi dağıtır, Manisa’daki hareminin ve şehzadelerin getirilmesini emreder.

Kanûnî Sultan Süleyman, tahta geçtikten sonra Batı’ya karşı geleneksel gazâ siyasetini canlandırırken iki ana hedefi ön plana alır. Bunlardan ilki Orta Avrupa’nın kilidi durumunda bulunan Belgrad, diğeri Akdeniz hâkimiyeti bakımından son derece önemli olan Rodos’tur. Kanûnî Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk on yılı, onun batıda ve doğudaki siyaseti kadar iç politikasının oluşumunda ve devletin dinî ideolojisinin yerleşmesinde hayatî bir rol oynar.

İlk sefer-i hümâyunu olan Belgrad harekâtı sadece askerî bakımdan değil devletin vizyonu açısından da sembolik bir önem taşır. Burada, vaktiyle büyük atası Fâtih Sultan Mehmed başarısızlığa uğramıştır. Kanûnî Sultan Süleyman, Belgrad’ı alarak batıya karşı yeni bir açılım sağlamak amacındadır. Padişah Belgrad kuşatması sırasındaki çarpışmaları takip eder ve kalenin fethinin ertesi günü şehre girerek her yanını dolaşır. On sekiz gün kadar burada kaldıktan sonra İstanbul’a döner. Fakat bu sırada oğulları Murad ile Mahmud’un vefat haberlerini alması sevinci gölgede bırakır.

Roma’yı, dolayısıyla Hıristiyanlığın kalbini ele geçirme hülyası sonuçsuz kalan Kanuni Sultan Süleyman 20 Aralık 1522’de Rodos’u alır. Adına hutbe okutup şehre nizam verdikten sonra adadan ayrılarak İstanbul’a döner. İstanbul’da bir süre dinlendiği ve ilerisi için hazırlıklar yaptığı anlaşılan Kanûnî Sultan Süleyman, bu arada yakın arkadaşı olan İbrâhim Paşa’yı teamüllere aykırı bir hızla vezîriâzamlığa getirir.

Peş peşe başarılı seferler düzenleyen Kanuni Sultan Süleyman 1529’da Viyana’yı kuşatır ancak bu kuşatma başarısız olur. İstanbul’a dönen Kanûnî Sultan Süleyman, biraz da Viyana önlerindeki başarısızlığın izlerini silmek için haftalarca süren şenliklerle oğulları Mustafa, Mehmed ve Selim’in sünnet düğünlerini yaptırır. 18 Haziran 1530’da Atmeydanı’nda başlayan törenler onun halk nezdindeki ihtişamını güçlendirecek bir meşruiyet aracı olacaktır.

Batı’daki sefer ve gazâların ardından Kanuni Sultan Süleyman doğudaki meselelere eğilmeye başlar. Irakeyn Seferi ile Bağdat ele geçirilir, Basra Hâkimi Osmanlılara itaat eder ancak Safevîler’in kolayca bertaraf edilemeyeceği de anlaşılır. Üstelik Tebriz yeniden Safevîler’in kontrolüne girer, Van bölgesi de tehdit altında kalır. Bu seferin sıkıntılarının faturası Vezîriâzam İbrâhim Paşa’ya kesilir. Padişah, aile içi çekişmelerin de etkisinde kalarak bu yakın arkadaşını sarayda ansızın idam ettirir. Bu olay muhtemelen Kanûnî’nin ruh dünyasında değişime yol açacak ölçüde etkili olur. Aile içi hizipleşmeler dolayısıyla giderek daha da katılaşacak olan padişah artık iyice Hürrem Sultan’ın etkisi altına girer.

21 Aralık 1549’da İstanbul’a döndükten sonra padişah yine uzun süre İstanbul’da, çok defa da rahat ettiği ve çeşitli devlet meselelerinden uzaklaştığı Edirne’de vakit geçirir. Ancak 1550’den itibaren artık iyice yaşlandığını hissettiği ve hastalıklarının arttığı hayatının belki de en sıkıntılı günleri başlar. İkinci İran seferinin başarısızlığını bir ölçüde giderecek olan yeni bir hamleye ihtiyaç vardır. Öncelikle 13 Haziran 1550’de büyük bir cami ve külliyenin inşasını başlatır. Fakat yaşı ve uzun süredir tahtta bulunmasının yol açtığı psikolojik ortam oğulları arasındaki gizli çekişmeyi giderek daha da beslemeye başlamış, Hürrem Sultan, Rüstem Paşa ve etrafındakilerin padişah üzerindeki nüfuzları çok artmıştır. O da kendisinden sonra taht için Selim’i düşünmekte, ancak dedesi II. Bayezid’in âkıbetine uğramaktan çekinmektedir. Bu durumda aralıklı olmakla birlikte iki büyük seferi bizzat kumanda etmeye çalışır. Bununla beraber hakkındaki haberler, sağlığının bozulduğu yolundaki bilgiler artık en uzak rakiplerine bile ulaşacak derecede yayılmıştır.

Nikris hastalığının verdiği sıkıntılar içinde muhtemelen Hürrem Sultan’a daha çok bağlanır. Hatta Kara Ahmed Paşa’yı idam ettirerek yerine tekrar Rüstem Paşa’yı getirmesinde bunun rolü olduğu belirtilir. Böylece devlet işlerinde yine Hürrem Sultan, Mihrimah Sultan ve Rüstem Paşa ekibi öne çıkar. Onların en büyük beklentisi geride kalan iki şehzadeden hangisinin tahta çıkacağıdır ve daha çok Şehzade Bayezid üzerinde dururlar.

1558 Nisan ayı ortasında çok sevdiği eşi Hürrem Sultan’ın ölümüne şahit olur. Bu derin üzüntü içinde tekrar Edirne’ye giderek yeni bir Macar seferi için hazırlıklar başlattıysa da iki oğlu arasındaki münasebetlerin iyice gerilmesi yüzünden bunu erteler.

Hürrem Sultan’ın kaybı sebebiyle derin üzüntüsünü üzerinden atamayan padişah, muhtemelen bu hislerin tesiriyle oğulları arasındaki çekişmede tarafsız kalmayı tercih eder. Kanûnî Sultan Süleyman, 1560’tan itibaren yaşlılığı ve hastalığının etkisiyle daha sakin bir hayat tarzını benimser. Vaktini daha çok İstanbul’da geçirmeye başlar.

Padişahın son döneminde yanında sadece çok sevdiği kızı Mihrimah Sultan kalır. 1565’te uğranılan Malta bozgunundan sonra padişahın herkesi şaşırtan yeni bir askerî harekât kararı almasında Mihrimah Sultan’ın ve son vezîriâzamı Sokullu Mehmed Paşa’nın rolü olduğu üzerinde durulur. Aslında Malta bozgunu Osmanlı imajını Batı’da çok sarsmıştır. Kanûnî Sultan Süleyman bunun kötü izlerini gidermek, ayrıca tebaaya hâlâ iktidarın ve gücün kendi elinde bulunduğunu göstermek ister. 1564’te İmparator Ferdinand ölüp yerine II. Maximilian geçince Erdel olayları artar. Yaşlı padişah Sokullu Mehmed Paşa ile seferin planlamasını yapar. Hedef Zigetvar ve Eğri kaleleri olacak, ayrıca imparatora gözdağı verilecektir.

Padişah, bir daha göremeyeceği İstanbul’dan ayrılmadan önce Eyüp Sultan Türbesi’ne gidip dua eder, ardından kendini iyi hissedince 1 Mayıs 1566’da büyük törenlerle at üzerinde olduğu halde başşehirden ayrılır. Hareketinin ellinci günü Belgrad’a ulaşır. Zigetvar Kalesi önlerine gelince şehrin kuşatılmasını emreden padişahın otağı kuşatmaya hâkim bir yer olan şehrin kuzeyindeki bir tepe üzerinde kurulur. Padişah hastalığının giderek artmasına rağmen kuşatmayı dikkatle takip eder. Fakat burada savaş meydanında iken şanına yakışır bir şekilde 7 Eylül 1566 gecesi hayata gözlerini yumar, kalenin alındığını göremez. Ölümü maharetle gizlenir, onun ölümünden haberdar birkaç kişiden biri olan Feridun Bey, iç organları çıkarılıp amber ve misk kokuları sürülen cesedinin tabut içinde tahtın altına geçici olarak defnedildiğini belirtir. Zigetvar Kalesi’nin düşmesinin ardından ordu dönüş için harekete geçtiğinde kırk iki gündür gömülü olan ceset gizlice arabaya konulur ve yol esnasında padişah yaşıyormuş gibi davranılır. Nihayet daha önce kendisine haber gönderilen yeni padişah II. Selim’in Belgrad’a gelişi üzerine vefat haberi resmen ilân edilir. İstanbul’a ulaşıldığında cenaze merasimi üçüncü defa 23 Kasım’da Süleymaniye Camii’nde yapılır, Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazının ardından padişah, cami yanındaki türbesine defnedilir.

Kanûnî Sultan Süleyman’ın aile içi ilişkileri, ileride Osmanlı hânedanının klasik görünüşünün ilk örneklerini teşkil eder. Çocukları iki eşinden, Mâhidevran ve Hürrem Sultan’dan olmadır. 1522’den itibaren Süleyman’ın Hürrem Sultan’a karşı bağlılığı artar ve onu geleneklere aykırı şekilde resmî olarak nikâhına alır. Bir Venedik kaynağı bu durumun halka da duyurulduğunu, fakat bundan hoşnut kalınmadığını ve Hürrem Sultan’a karşı duyulan nefretin sebebinin bu olduğunu belirtir. Söz konusu vaziyet Osmanlı tarihinde câriye iken sultan eşi haline gelmenin ilk uygulaması olur. Saraydaki durum giderek siyasî hizipleşmenin kaynağını teşkil eder. Padişahın kız kardeşi Hatice ile evli olan Vezîriâzam İbrâhim Paşa ile hanımı Mâhidevran ve oğlu Şehzade Mustafa ilk yıllarda önemli iki hizbi oluştururlar. Fakat Hürrem Sultan’ın ortaya çıkışıyla bu iki hizbin ona karşı birleştiği ve padişahı çok rahatsız eden bir rekabetin yaşandığı anlaşılmaktadır. İbrâhim Paşa’nın katli olayının bu hiziple ilgili olması mümkündür. Ekim 1533’te Şehzade Mustafa sancağa çıkarılınca mûtat gelenek uyarınca annesi de beraberinde gider, böylece Hürrem Sultan âdeta tek güç haline gelir. Padişahın annesi Hafsa Sultan’ın varlığı muhtemelen bir süre denge unsuru olur, ancak onun 1534’te vefatının ardından çekişme İbrâhim Paşa’nın ortadan kaldırılmasıyla Hürrem Sultan’ın lehine sonuçlanır. Hürrem Sultan, teamülün aksine oğlu Mehmed ile sancağa gitmeyerek sarayda padişahın yanında kalır. İleride Hürrem Sultan kızı Mihrimah ve damadı Rüstem Paşa ile birlikte padişah üzerinde etkili bir siyasî hizip haline gelir ve Hürrem Sultan’ın ölümüyle yerini Mihrimah alır. Osmanlı tarihçilerinin çoğu bu hizbin Şehzade Mustafa olayında önemli rol oynadığını belirtir ve Kanûnî Sultan Süleyman onların etkisinde kalmakla suçlanır. Ancak padişah atalarının aksine hânedanı güçlendirmeyi esas almış olmalıdır.

Kanûnî Sultan Süleyman uzun saltanatı döneminde hayırseverliği, vakıfları ve hayrâtıyla da öne çıkmış, pek çok âbidevî eser yaptırmıştır. Özellikle Mimar Sinan’a inşa ettirdiği cami ve külliyeler başta gelir. İstanbul’da yaptırdığı eserlerle imparatorluk ihtişamını sergilemeyi ihmal etmemiştir. Süleymaniye Camii ve Külliyesi bunun en önemli örneğidir.

Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek

Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek


Osmanlı padişahlarının çoğu gibi şair olan Kanûnî Sultan Süleyman “Muhibbî”den başka “Muhib” ve “Meftûnî” mahlaslarını da kullanır. Kaynaklar onun şiirden iyi anladığı, âlim ve şairlere itibar gösterdiği ve onları himaye ettiği hususunda birleşir. 3000 civarındaki şiiriyle padişahlardan en çok şiir yazanlar arasında yer alan Muhibbî, yorulmak bilmez bir fütuhat azmi ve gayreti içinde bulunmakla beraber ruhundaki sanatkâr taraf onun aynı zamanda ince duygu ve düşünceler şairi olmasını sağlar. Yazdığı aşk, kahramanlık ve düşünce şiirleriyle büyük bir divan meydana getirir. “Halk içinde mu‘teber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” beytinde olduğu gibi dillerden düşmeyen ve atasözü niteliği kazanan hikemî beyitleri de vardır.

Kanuni Sultan Süleyman’ın, dönemin Fransa Karlı 1. Fransuva’ya yazdığı iki meşhur mektup var. Bunlardan biri, Farnsuva’nın Şarlken tarafından esir alındığında Kanuni’den yardım istemesi üzerine ona cevaben yazdığı mektuptur. Bu mektupta cihan padişahı bütün heybetiyle şöyle seslenir Fransa Kralı’na:

"Ben ki, sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç veren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Diyarbakır’ın ve Azerbaycan’ın, Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve ve nice memleketlerin Sultanı ve Padişahı Sultan Beyazıd Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman'ım.

Sen ki Fransa viyaletinin Kralı Fransuva'sın. Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istemişsiniz. Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim. Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutunuz, üzülmeyiniz. Bizim ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve kuvvetli kaleler fetheyleyip gece, gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar versin ve iradesi neyse o olsun. Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz. Böyle bilesiniz."


Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Kralı Fransuva’ya yazdığı ikinci mektup ise Fransa’da dans eğlencesinin yapılmasına dairdir:

"Ey Fransa Kralı Fransuva!

Sefir-i Kebirimden aldığım mazhara göre malumatım oldu ki, memleketinde dans namında halkın huzurunda ayıp davranışlar ve oyunlar yapıyormuşsun. İş bu fermanım eline ulaştığından itibaren bu mel'anet rezalete son vermediğin takdirde, Ordu-yı Hümayunumla gelip seni kahretmeye muktedir olurum."

Kanuni'nin bu mektubundan sonra Fransa'da 100 yıl dans edilmediği söylenir.
© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği