2017 / 2  E-Bülten
GERİ
AHİ ÇELEBİ CAMİİ
 
 

   Caminin banisi yani yaptıranı Ahi Çelebi Mehmed bin Tabip Kemal Ahi Can Tebrizi’dir. 1432 tarihinde doğmuştur. Fatih Sultan Mehmet, II. Beyazid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde yaşamıştır. Candaroğulları’nın hizmetindeyken İstanbul’a gelip Mahmut Paşa’da doktorluk yapmıştır. Daha sonra da Fatih Darüşşifası’nın (hastanesinin) başhekimi olmuştur. Doksan yaşından sonra hacca gitmiş, dönüş yolunda Mısır’da 1524 yılında yaşındayken vefat ederek, İmam Şafi’nin türbesine defnedilmiştir. Kaynakça’daki adı geçen “İstanbul, Yedi tepede 17 Gezi” adlı kitapta ise vefat yaşı 96, yılı ise 1523 olarak verilmiştir.

   Bu cami Evliya Çelebi’nin rüyasına konu olması nedeni ile oldukça meşhurdur. Özetle, Evliya Çelebi Hz. Muhammed’i (s.a.v.) ve kendisini rüyasında görür ve “Şefaat ya Resülallah” diyeceğine “Seyahat ya Resülallah” der. Ondan sonra da seyahatleri başlar. Kısaca geçtiğimiz bu hususu iki farklı kaynaktan olduğu gibi aktarıp detaylarını görelim.

   Tarihçi Rüknü ÖZKÖK’ün “İstanbul, Yedi tepe On Yedi Gezi” kitabında hikaye şu şekilde anlatılmıştır:

   1040 yılının Muharrem ayının 10. Günü, Aşure Günü, 19.Ağustos.1630 tarihinde Evliya Çelebi, evinin bir köşesinde değirmi yastık üzerinde günlük uykusuna dalar. Uyku ile uyanıklık arasında Evliya Çelebi kendisini Ahi Çelebi Camii’nde görür. Gerisini Evliya Çelebi’den dinleyelim.

   “Derhal caminin kapısı açılıp içeri askerler ve nurlu bir cemaatle doldu. Cemaat sabah namazının sünnetini kılıp salavat-ı şerifle meşgul oldular. Ben minber dibinde oturup bu güzel yüzlü cemaati hayran hayran seyrediyordum. Hemen yanımda olan cana bakıp:

    “Benim Sultanım, mübarek zatınız kimdir? Mübarek isminizi ihsan eder misiniz?” dedim. O zat:

   “Aşere-i Mübeşşere’den kemankeşlerin piri Ebi Vakkas oğlu Sa’d’ım” deyince mübarek elini öptüm.

 “Ya sultanım, bu sağ tarafta nura gark olmuş güzel kalabalık kimlerdir?” dedim. O da:

   “Onların hepsi peygamberlerin ruhlarıdır. Geri safta bütün evliya ve asfiya ruhlarıdır. Bunlar sahabe-i kiram, muhacirin, ensar, Kerbela Şehitleri ve sadıklardır. Bu mihrabın sağındaki Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’dir. Mihrabın solunda Hz. Osman ve Hz. Ali’dir” dedi.

    “Ya sultanım, bu cemaatin bu camide toplanmalarının asıl sebebi nedir?” dedim.

    Evliya Çelebi’nin ayrıntılarıyla anlattığı rüya şöyle biter:

   “Hz. Muhammed (s.av.) mihrapta ayak üzere dururken hemen Ebi Vakkas oğlu Sa’d Hazretleri elimden yapışarak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) huzuruna götürür. “Mübarek ellerini öp” deyince ağlamaklı olup mübarek ellerine küstahane dudaklarımı vurup mehabetinden “Şefaat Ya Resülallah” diyecek yerde “Seyahat ya Resülallah” demişim. Hz. Muhammed (s.av.) hemen tebessüm edip:
   “Allah’ım şefaati, seyahati ve ziyareti sağlık ve esenlikle kolaylaştırır” deyip “Fatiha” dediler.

   Camiye gelince. Caminin kitabesi yoktur. Kapı üzerinde yazılı olan “1500” tarihi rivayetlerden hareket edilerek yazılmıştır.

   Caminin yazılı kaynaklarda geçen birkaç adı daha vardır. Bunlar Kanlı Fırın Mescidi, Yoğurtçular Camii, ve Yemişciler Camii’dir.

   Türk Tarih Kurumu Kütüphanesindeki 1231/1816 tarihli el yazması eserde Yoğurtçular Camii’nin banisinin Ahi Çelebi, Kanlı Fırın Mescidinin banisinin ise Ahi Çelebi’nin kardeşi Fahşi Çelebi Efendi olduğu yazılıdır. Bir başka eserde ise Ahi Çelebi’nin adına iki eser kayıtlı olduğunu bunların Kanlı Fırın Mescidi ve Yoğurtçular Camii’dir. Yemişçiler Camii ismi ise Sai Çelebi’nin yazdığı Tezkiret-ül Enbiye’de Mimar Sinan’ın yaptığı eserleri sıralamış ve bu listede “Yemiş (İzmir ) İskelesi’nin yanındaki Ahi Çelebi Camii” diye listeye geçtiği için zamanla Yemişçiler Camii olarak da tanınmıştır.

   Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde pek çok kez bahsettiği “Yemiş İskelesi’nde helal malla yapılmış Mimar Sinan yapısı Ahi Evren Çelebi Camii” diye nitelemesi de sadece Sai Çelebi’nin değil Evliya Çelebi’nin de camiyi bir Mimar Sinan eseri olarak gördüğünü/bildiğini göstermektedir.

  Bu arada, Yemiş İskelesi Zindanhane’nin deniz tarafıdır. Yemişçi, Enderun’un kiler odasına mensuptu. Görevi, sultanın yiyeceği yemişleri temin eden, saklayan ve yemeye hazırlayan kişidir.

   Bu konuda, yani bu eserin Mimar Sinan camisi olduğu konusunda bazı tereddütler bulunmaktadır. Şöyle ki, Ahi Çelebi’nin 1524 yılında vefat ettiği ve Ahi Çelebinin vefatından 15 yıl sonra Mimar Sinan’ın da 1539 yılında Mimarbaşı olduğunu gözönüne aldığında, bahsi geçen bilgide biraz sıkıntı olduğu açıktır. Öte yandan cami 1539 yılında yanıp harap olmuş iken Mimar Sinan’ın camiyi tekrar ayağa kaldırması nedeni ile Mimar Sinan eseri olarak anılmaya başlanmış da olabilir.

   Osmanlı ya da özelde konuşursak Ahi Çelebi camiyi yaptırıp bırakmamış ve bir de onun için vakıf kurmuştur. Bilindiği üzere cami vakıfları ilgili eseri yaşatmak, bakımları yaptırmak ve çalışanların masraflarının karşılamak için kurulmuş bir organizasyondur. Vakfiye ise vakfın içeriğini, gelirlerini ve giderlerini anlatan yazılı belgedir. Konuyu dönecek olursak, cami vakifyesinde Edirne’de bir hamam, Trakya’da 8 köy ve mezralar bulunmaktadır. Vakfın yıllık geliri 161.390 akçeyi bulmaktadır. Ayrıca Ahi Çelebi’nin oğlu Ruhullah Çelebi’nin kızı Ayşe Hatun da 1528 tarihinde 10.000 akçelik bir tutarı vakfa bağışlamıştır. Cami tek kubbeli ve tek minarelidir. Minaresinin de bir tane şerefesi bulunmaktadır. Minare girişi cami içindendir. Son cemaat yeri tamamen kapalı olup 6 adet kubbe ile örtülüdür. Caminin dıştan dışa ölçüsü 17 * 24,95 cm.’dir.

   Hemen her tarihi binamız gibi Ahi Çelebi Camii de meşhur İstanbul yangın ve depremlerinden nasibini almıştır. 1539 ve 1639 tarihindeki yangınlardan ve 1894 yılındaki depremden zarar görmüştür.
© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği