2017 / 2  E-Bülten
GERİ
ZİYA OSMAN SABA

   Yedi Meşalecilerin ve Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden Ziya Osman Saba, 30 Mart 1910 tarihinde Beşiktaş’ta dünyaya gelir. İlk ve ortaokul eğitiminden sonra, Galatasaray Lisesi’ne yazılır. Yatılı olarak okuyan şair, burada Cahit Sıktı Tarancı ile tanışır ve 1931 yılında liseden mezun olur. Lise mezuniyetinden sonra Saba, bir süre amcası ile Paris’e gider ve orada kuzeni Nermin’e âşık olur. Ruh sağlığı bir hayli bozuk olan Nermin Hanım ile evlenmesine karşı çıkılır ancak Ziya Osman Saba, bütün itirazlara rağmen Nermin’le evlenir.    Liseden sonra Saba, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydolur ve eğitimi devam ederken bir süre Cumhuriyet gazetesinde çalışır. Lisede sınıf arkadaşı olan Cahit Sıktı Tarancı da bu yıllarda onunla aynı gazetede çalışmaktadır. 1936 yılında fakülteden mezun olan Ziya Osman Saba, aynı yıl İstanbul’da askerliğini de yapar. Askerliğin ardından 1938 yılında Saba, Emlak Bankası’nda çalışmaya başlar. Ancak bu yıllarda Nermin Hanım’ın durumu pek de iyi değildir. Sağlığı iyiden iyiye bozulmuştur ve Bakırköy’de tedavi görmektedir. Haliyle Ziya Osman Saba, olup bitenlerden fazlasıyla etkilenir ve bu ruh halini o yıllarda yazdığı şiirlerine yansıtır. Nermin Hanım ile olan evliliğini on yıl boyunca sürdüren Saba, 1941 yılında eşinden boşanır. Yine bu yıl, şair, babasını da kaybeder. Bu ıztıraplı ve buhranlı döneminde, bir yandan da savaş söylentileri ile askerliğe çağrılır.

   Askerden döndükten sonra, Rezzan Hanım ile tanışır. Uzun zamandır, mutsuzlukla beslediği kalbi tekrar sevinç ile dolan Ziya Osman Saba, Rezzan Hanım ile yakınlaşarak ona hislerini açar. Kısa bir zaman içinde Rezzan Hanım ve Ziya Osman Saba evlenirler. İkinci evliğini yaptıktan bir müddet sonra Milli Eğitim Bürosu’nda şef olarak çalışmaya başlar. Beş yıl kadar büroda çalışan Ziya Osman Saba, geçirdiği kalp krizi neticesinde iş yerinden tazminat verilerek malûlen emekli edilir. 1950'den sonra çalışamaz duruma gelir. Bu dönemde maddi sıkıntılar yaşar. Saba'ya gençlik arkadaşı Yaşar Nabi sahip çıkar; Varlık dergisinin çeviri ve düzeltme işlerini yapmayı teklif eder. Böylece Ziya Osman Saba, evinde tashih yaparak geçimini temin eder. Bu günlerde şair, şiirlerinde büsbütün ölüm temasına yönelir ve mütevekkil bir teslimiyetle beklediği ölüm, 29 Ocak 1957 tarihinde kapısını çalar. Bir kalp krizi sonucu Kadıköy'deki evinde hayata veda eder ve bugün bir mezar taşı dahi olmayan, sahip çıkmayı başaramadığımız meçhul kabrinde sırlanır.

   Ziya Osman Saba, ilk şiirini Servet-i Fünûn dergisinden yayımlar. Lise yıllarında aldığı Fransızca eğitimin de etkisiyle, Fransız şiirinin en usta şairlerini okuyarak kendini geliştirmeye çalışır. 1928'de altı lise arkadaşı ile birlikte Yedi Meşale isimli ortak bir kitap yayımlar. Ömrü boyunca topluluğun şiir anlayışına bağlı kalan tek Yedi Meşaleci olur. Varlık Dergisi'nin kurulmasından sonra ise metinlerini orada yayımlatmaya başlar. İlk dönem şiirlerinde hece ölçüsünü kullanan Saba, daha sonra serbest ölçüye yönelir. Ziya Osman Saba, hayatını şiire adamasının yanı sıra hikâye, makale, çeviri ve denemeleriyle de anılır. Yedi Meşale, Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ise başlıca eserleri...

    Ziya Osman Saba’nın saadet arayışını değerlendiren bazı yazarlar, onun çocuk yaşlarında iken annesini kaybetmesini bu arayışın nedeni sayarlar. Yaşar Nabi bu hususu açıkça ifade ederek “Daha ilk çocukluk şiirlerinde kendini gösteren bu ölüme yakınlık, bu mezar özlemi sanırım ki annesiyle babasını küçük yaşta kaybedişi ile yakından ilgilidir” der. Annesinden sonra bütün kalbiyle anneannesine bağlanan Ziya yıllar sonra onu da kaybeder. Bütün bunlar onun psikolojisini alt üst eder. Fakat Ziya Osman Saba Abdülhak Hamit’ten farklı olarak psikolojik sarsıntılara kapılarak ölüme isyan etmez, ölümü daha olgun bir biçimde karşılar. Cahit Sıtkı mektuplarının birinde Saba’nın zamansız kaybettiklerinin acısına ortak olarak “Sen anasız babasız kalmayacaktın Ziyacığım! Sen ve senin mizaçta adamlar için sevilmek, teneffüs etmek kadar hayati bir ihtiyaçtır” yazar. Ziya Osman Saba arkadaşlarından farklı olarak saadeti en ufak şeylerde bile bulabilen bir mizaca sahiptir. Hayattan fazla beklentisi yoktur.

   “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” hikâyesinde anlatıcı o akşam işinden çıkıp Galatasaray’a kadar yürüyen kahramanın hissiyat ve gözlemlerini aktarır. Bu yürüyüş en nihayette bir fotoğrafçıda sonlanır. Hikâye, fotoğrafçının, ani bir kararla, kahramanının mutsuz görüntüsü karşısında fotoğrafı çekemeyeceğini belirtmesiyle biter. Yazara göre modern zamanda, meslek ve sanat erbaplarının görevi adeta insanlara saadet dağıtmaktır: “Sanki bütün bu mağazalar, bütün şu insanlara, saadet satıyorlar. Şu manavdaki renk renk, türlü türlü yemişler, mesela şu iri, sarı kabuklular portakal değil, bir sofra saadetini tamamlayacak bir başka lezzet, koku ve serinlik saadetidir. Şu satıcılar avaz avaz bağırarak, şu sattıklarımızdan da alın, daha çok mesut olun demek istiyorlar. Hele şu köşede, ta Vefa’dan getirilmiş boza şişeleri. Bu yemekten birkaç saat sonra, bir babanın; ailesi efradına, üzerine tarçın ekerek, leblebiler koyarak yudum yudum tattıracağı bir nev’i şahsına münhasır saadet değil de nedir?” Hikâyenin başından itibaren yazar, saadeti bir eş ve paylaşılan ev ile birlikte anar, yalnızlığı mutsuzluk getirdiğini savunur. Kimsesiz kalmak öyle bir derttir ki “insan sadece seveceği bir kadınla bile mesut olabilir” hükmü hikâyenin altında sürekli vurgulanır: “Fotoğrafçı (…) fotoğrafı ne yapacaksınız, diyemez. Sorarsa, elbette günün birinde benim de bir sevgilim olabilir. Sizin çekeceğiniz bu en güzel fotoğraf onun çantasının gizli bir köşesinde, güzel kokular içinde yatabilir, derim” şeklinde gelişen bir iç konuşma ile yalnızlıkla mutsuzluk arasında bire bir irtibat kurar.

    Ziya Osman Saba, evliliğin fertleri sınırladığını, hürriyetlerini ellerinden aldığını düşünmez. Ona göre evlilik saadeti bir kat daha perçinler. Bu yüzden ailesiyle birlikte eve kapanır. Günlük hayatın koşuşturma içinde geçen ve insan hayatını tüketen şartlarından uzaklaşıp, evin içerisinde ailesiyle birlikte huzuru bulabileceğini düşünür. Eve ya da odaya kapanmak şair ve ailesi için korunaklı bir kabuğun içerisinde yaşamakla aynı anlamı taşır.

   Ziya Osman’ın evi sığınağıdır. Onun şiirinde, bütün hayalleri, hatıraları, özlemleri içinde, genellikle yalnız ve toplumsal yaşantının ağırlığından kurtulmak isteyip eve sığınan bir adam vardır:

 Uyumak istiyorum, uyumak bütün gece.
 Ne tabanda sızı, ne kafada düşünce
 Uyumak istiyorum hak ettiğim uykuyu.
 Yaşamış bütün gün, didinmiş, boğuşmuş,
 Yatak yatak, oda oda, koğuş koğuş.
 Dağbaşında kurt, ağılda koyun
 Boylu boyunca, arkaüstü, yüzükoyun
 El ayak, bacak, bilek, boyun.
 Çekmek istiyorum sırtıma uykuyu,
 Gördüğümü görmemek, duyduğumu duymamak.
 Beyin, göz, kulak,
 Uyumak.


   Saba’nın saadet arayışının arka plânında medeniyet tasavvurunun kuvvetli tesirinden bahsetmek mümkün. İmparatorluğun merkezi İstanbul’da yaşamış ve hayatında bir kere Paris’e ve bir müddet de tayin olduğu Ankara’ya gitmiş bir yazar olarak Ziya Osman Saba, İstanbul hayatını değişmeyen değer biçimleriyle anlatır: Ev, aile, mutlu evlilikler, sevgi, sıradan insanın mütevekkil ve mütebessim teslimiyeti. Ziya Osman’ın “Değişen İstanbul” hayatına karşı geliştirdiği imanlı, dünya hırsından uzak, derviş meşrep ve nihayet ölümle barışık bir tavır var.

   Saba’daki tavrın, ölümle yakınlık kurma ve Allah’a bel bağlayış şeklinde bir dile kavuşması, kafasında Osmanlı’nın yıkılışı sonrasında aydınlar arasında başlayan buhranın berrak bir çözümle aşıldığını gösterir. Onun şiirlerinde ölüm, korkulan bir akıbet ya da uzaklaşılması gereken bir his olmaktan çıkar. Ölümle kurbiyet, onu sürekli hatırında tutma, göçtükten sonra sevilenlerle buluşma gibi duygular şiir ve hikâyesinin fikrî zeminin oluşturur.

   Hayat ile ölüm iç içe ve barışıktır Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde. Bu durum Osmanlı şehir kültüründe mezarların ve kabirlerin semt içlerinde bulunması gerçeği ile de mutabıktır.

   Medeniyetin muhit ve ikliminde yaşayan insanlar, eski muhit ve mekânları kaybederek aslında saadetlerini kaybetmek üzeredir. Ancak Ziya Osman bütün bu çaresizliklere rağmen bir çıkış yolu bulmaktadır:

 Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz…
 Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
 Belki her sabah vakti, belki gece yarısı,
 Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz…
 Ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var
 Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar.
 Belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar,
 Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz.
 Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz,
 En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
 Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz…


    Din, Saba’nın şiirini belirleyen en önemli kavramlardan biri. “Ziya Osman’da huzur, sükûn, arınma ve Allah vardır” diyen Behçet Necatigil, Saba’nın şiirindeki dinî yönelimi şöyle tarif eder: “Ziya Osman’ın şiiri Âşık Paşa’lardan, Yunus’lardan gelen soyut tasavvuf şiirini, hayattan parçalar da ekleyerek biraz dünyalaştırıp sona mı erdi; Türk iman kültürünü işleyen son şairimiz miydi Ziya Osman? Sanmıyorum. Ziya Osman’daki yaşama bıkkınlığını, isteksizliğini benimseyecek, ölümü bir kurtuluş olarak görmek temasını besleyecek şairler tek tük de olsa her zaman bulunacaktır. Unuttuğumuz, geciktirdiğimiz, hep yarınlara attığımız ahiret ve ölüm korkuları, Allah’a bel bağlayış, ölüm ötesinde sevgili ölmüşlerimizle tekrar buluşma ümidi; arada bir mesela gece yalnızlıklarında, kaybettiklerimizin hatıralarıyla dolarak, aklımıza geldikçe, açacağımız şiir kitapları Ziya Osman’ınkiler olmayacak mı? Maddeden usanıp manaya, âlem-i ervaha biz sanki hiç geçmeyecek miyiz; sanki bu hep böyle mi sürecek ömrümüz boyunca? Sanmıyorum.”

    Necatigil, Rilke’nin Malte’nin Notları’ndaki “Daha önce yapılacak pek çok şeyimiz vardır; dünya işlerine daldık; Tanrı’yı bir kenara ittik, sonlara bıraktık” sözlerine atıfta bulunarak Ziya Osman için şöyle söyler:” Rilke’nin anlattığı insanın tam aksiydi Ziya Osman: Şiirleri, yani ömrü boyunca ahireti, ölümü, Tanrı’yı gönlünde kutsal bir emanet gibi taşıdı. İlk şiirinden son şiirine kadar onda ya çok belli, ya biraz gizli ve derinde, hep bu üç tema görülür. Ahireti, ölümü sanat hayatının, belki de çocukluğunun, ilk yıllarından beri bu derece içten benimsemesi, ona ölümü çok önceden sevdirmiş, onda ölüm korkusu diye bir şey bırakmamıştı. Ölüme, eski soydan tasavvufçuların şevkiyle memnun, hazırlıklı, ümitli gitti.”

© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği