2017 / 21  E-Bülten
GERİ

MÜEBBEDEN SUSAN ŞAİR: ŞÜKÛFE NİHAL

1896’da İstanbul Yeniköy’de bir köşkte doğar. Babası V. Murat’ın başhekimi Emin Paşa’nın oğlu, Eczacı Albay Ahmet Bey’dir. Baba tarafından soyu Kastamonulu Katipzadelere uzanır. Annesi Nazire Hanım asker kökenli bir ailenin kızıdır.

Şükûfe Nihal’in çocukluğu ve dolayısıyla öğrenimi, babasının görevleri gereği gittikleri Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te geçer. Arapça, Farsça, Fransızca öğrenir.

Babası Albay Ahmet Bey, entelektüel biridir. Onun sayesinde küçük yaşlarında edebiyatla tanışır Şükûfe Nihal. İlk şiiri "Hazan" Resimli Kitap’ta yayımlanır.

Şüküfe Nihal Başar, 1912’de ailesinin etkisiyle Mithat Sadullah Bey ile evlenir. Bu evlilikten bir oğlu olur. 1916’da İnas Darülfünunu’na (Kadın Üniversitesi) girer. 3 yıl edebiyat şubesine devam ettikten sonra son sınıfı coğrafya şubesinde okur. Son sınıf öğrencisi oluğu 1919’da İnas Darülfünunu ile Zükur Darülfünunu’nun (Erkek Üniversitesi) birleşmesi gündeme gelir; kadınlara eğitimlerini isterlerse İnas Darülfünunu sınavlarına girerek tamamlama ya da erkeklerin aldığı ek dersleri vererek Zükur Darülfünunu mezunu sayılma imkânı verilir. Öğrencilerin çoğu İnas Darülfünunu’nu seçerken Şükufe Nihal Hanım, o sene bölüm değiştirmiş olmasına rağmen erkeklerin aldığı ek derslerin sınavlarını da verir. Böylece “Darülfünun mezunu ilk kadın” unvanını elde eder.

Şüküfe Nihal Başar, Darülfünun’da eğitimi devam etmekte iken eşi ile birlikte “Mekteb-i Ümit” adında bir okul kurar ve eğitimciliğe başlar. Mezun olduğu yıl ilk şiir kitabı “Yıldızlar ve Gölgeler” yayımlanır. Kitapta yer alan şiirleri Servet-i Fünun etkisinde, aruz veznindedir. İlk evliliğinde yaşadığı sorunlar üzerine oğlu Necdet’i alıp eşini terk eden Şükûfe Nihal Hanım, ikinci evliliğini Kurtuluş Savaşı yıllarında Ahmet Hamdi Bey ile yapar. Bu evlilikten bir kız çocuğu dünyaya gelir. Savaş sırasında eşi ile birlikte Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin önde gelen isimlerinden birisi olur. Evinde yaptığı toplantılarda kadınları milli mücadeleye destek olmaları için teşvik eder; Sultanahmet Mitingi’nde Halide Edip Adıvar'ın yanında durur, Fatih Mitingi’nde konuşmasıyla kalabalığı ateşler.

“Ey sevgili İstanbul, güzel vatanım; alil talihsiz toprağım; seni kayıp etmek korkusunun ruhuma yaptığı derin zehirnâk acıyı bilmem bununla kaçıncı defadır duyuyorum! Ve bu pek feci ıstırap içinde son ve ilahi bir ümitle Allah’a yalvarıyorum ki bu elemler artık senin için duyduğum acıların en sonuncusu fakat sana ebedi malikiyetimizin ilk müjdecisi olsun.

Aziz toprak! Bilmiyordum ki senin en asil çocukların böyle hicranınla ağlarken bütün âlem de sana haris, tamahkâr gözlerini dikmiş, belki asırlardan beri seni bizden ayırmak için uğraşıyorlar. Ufuklarının arkasında beni senden ayırmak için muzlim, korkunç pençelerin uzandığını hiç bilmiyordum.

Aziz vatan! Beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın! İşte ben sabit, en ilahi bir iştiyakla öndeyim. O meşum günü görürsem hodgam ve sefil ellerde, son ve müthiş intikam alacağım. O zaman şad ve sakin bir ruhla yine sana karışırken beni artık sefil beşerin hiçbir kuvveti senden ayırmayacak.”

Siyasi ve toplumsal meselelerle hep ilgili olan Şükufe Nihal, kadınların eğitim hakkı konusunda dönemin dergi ve gazetelerinde makaleler yazar. Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti ve Asri Kadınlar Cemiyeti’ne üye olur.

Cumhuriyetin ilanından sonra, kadınların siyasi haklarını kazanması için mücadele eden Türk Kadınlar Birliği’nin kurucuları arasında yer alır. Şükûfe Nihal, 1953’e kadar İstanbul’da çeşitli okullarda çalışır. Darülmuallimat'ta, Bezmiâalem İnas Sultanisi'nde coğrafya öğretmenliği; Nişantaşı, Kandilli ve Kadıköy Kız liselerinde edebiyat öğretmenliği görevlerini sürdürür.

Bir yandan da edebî hayatı devam eden Şükufe Nihal Hanım; 1927’de yayımladığı Hazan Rüzgarları'ndaki şiirlerinde aruz veznini bırakıp hece ölçüsünü kullanır. Şiirlerinin yanı sıra hikâyeler ve romanlar kaleme alır. 1928 yılında “Tevekkülün Cezası” adlı hikâye kitabı ve ilk romanı “Renksiz Istırap” yayımlanır. "Domaniç Dağlarının Yolcuları" adlı eseri "Unutulan Sır" adıyla beyazperdeye aktarılır.

1950'lerin sonlarında eşinden boşanır Şükufe Nihal. 1962’de İstanbul’da geçirdiği bir kaza sonucu sol ayağı sakat kalır. Hayatının son yıllarına kadar Türk Kadını dergisinin yazarları arasında yer alır. Kızı Günay’ın bebeğini doğururken vefat etmesi, hayatla ilişkisinin kopmasına neden olur. 1965’te bir huzurevine yerleşir.

“Sustum anne, müebbeden sustum;
Her taraf sis… Boğuldu bak ruhum…”


Yurtdışında felsefe öğrenimi gördükten sonra Türkiye’ye gelip Taksim ve Osmanbey’de İstanbul’un en tanınmış iki kitabevini açan oğlu Necati Sander, annesinin bu durumuna çok üzülmekte ve onu böyle görmemek için yanına pek uğrayamamaktadır. Kız kardeşleri de artık yaşlanmış olduklarından sık gelemezler huzurevine. Şükûfe Nihal zamanla konuşmayı tamamen keser. 24 Eylül 1973’te hayata gözlerini yumar ve Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’na defnedilir.

Şükûfe Nihal, iki evlilik ve iki büyük aşk yaşar; evlilikleri ayrılıkla neticelenir, aşkları da mutsuzlukla son bulur. Ancak yaşadığı iki büyük aşk, onun eserlerine de damgasını vurur. Bu isimlerden ilki Osman Fahri’dir ve Şükûfe Hanım, bu aşkı yaşadığında henüz on altı-on yedi yaşlarında, evli bir kadındır. İkincisi ise Faruk Nafiz Çamlıbel’dir ve Şükûfe Hanım’ın yorgun ruhuna bu sevgi ile bahar yeniden gelir. Faruk Nafiz Çamlıbel yaşamı boyunca unutamayacağı büyük aşkı Şükûfe Nihal’i, halasının Erenköy’deki köşkünde görür ilk kez. Ve ilk görüşte âşık olur.

Faruk Nafiz, Şükûfe Hanım’ı çok sever ve onun tarafından da sevilir. Hep şiirler yazarlar birbirlerine.

"İnce bir kızdı bu solgun sarı heykel gibi lal
Sanki ruhumdan uzat sisli bir akşamdı
Nihal Ben küreklerde Nihal’in gözü enginlerde
Gizli sevdalar için yol soruyorduk nerde."


Ancak Şükûfe Nihal’in, Faruk Nafiz’in evlilik isteğini geri çevirmesi, bu birlikteliğin sonunu getirir Aynı zamanda edebiyat öğretmeni olan Faruk Nafiz Çamlıbel evlilik teklifine hep olumsuz cevap alması üzerine sinirlenerek tayinini Ankara’ya çıkarır ve burada; 1931 senesinde Ankara Lisesi’nde coğrafya öğretmenliği yapan Azize Hanım ile ani bir evlilik yaparak, Şükûfe Nihal’i hayatından çıkarır. Faruk Nafiz Çamlıbel’in ani evliliğinin ardından Şükûfe Nihal de evlilik kararı alır. Ahmet Hamdi Başar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden sınıf arkadaşıdır. Okul arkadaşının zaman içinde ülkenin sosyal sorunlarına ilgi göstermesi çok hoşuna gider. Ayrıca oğlu Necdet’e yakın ilgisi de bu evliliğe zemin oluşturur. Evlenirler. Şükûfe Nihal, kızı Günay’ı bu evliliğinden dünyaya getiririr. Ancak aradığı huzuru ikinci evliliğinde de bulamaz; eşi sürekli politik beklentiler, arzular peşindedir. 1960’ta Şükûfe Nihal, iki çocuğunu alıp kimseye haber vermeden evden ayrılır. Boşanırlar.

Faruk Nafiz ve Şükufe Nihal aşkının sonunda taraflarda büyük bir kırgınlık kalır ancak edebiyatımız pek çok eser kazanır. Şükûfe Nihal bu aşkın sonunda biyografik bir anlatı olan “Yalnız Dönüyorum” romanını kaleme alır; Faruk Nafiz ise duyduğu aşkı ve ıstırabı, “Yıldız Yağmuru” isimli romanında ve bu unutulmayan sevgiliyi anlattığı pek çok şiirde işler. Üzerinde çok konuşulan bir macera olarak bu aşk, Selim İleri’nin “Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın” adlı romanının da konusu olur.

Faruk Nafiz Çamlıbel “Allahaısmarladık” adlı şiirini bu aşkı bitirişi üzerine yazar:

Bin fersahtan duyarım kimle gülüştüğünü,
Alnından öz kardeşim öpse ben irkilirim.
Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü,
Kimlerin rüyasına girdiğini bilirim.

Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın,
Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git.
Bir yarın göçtüğünü, çöktüğünü bir dağın
Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!

Osman Fahri aşkı ise, çok daha acı ve derindir. Şükûfe Nihal’in gönlünün ilk aşkı ve ilk yarası, bu hassas kadının ilk vicdan azabı olan Osman Fahri; Şükûfe Nihal’e karşı yasak bir aşk besler, bu aşk uğruna intihara teşebbüs eder, aklını yitirir ve henüz yirmi dokuz yaşında iken, Şükûfe Nihal’in adını sayıklayarak dünyaya veda eder.

Şükufe Nihal’a âşık olduğunda Osman Fahri otuz yaşındadır. Ressamdır. Şairdir. "Mersiyeler" adlı şiir kitabı vardır ve "Arkadaş" adlı dergiyi birlikte çıkardığı yakın dostu Mithat Sadullah’ın eşi Şükûfe Nihal’e âşık olur.

"Sen benim hem-dem-i hayâlatım,
Ben senin yar-ı tesellikárın
Olacakken; fakat nedense,
Nihal Sen benim gözlerimde dert aradın..."

Şükûfe Nihal’in ilk evliliği, Mithat Sadullah ile aile isteği üzerine yaptığı evliliktir. O dönemde eğitimli kadının trajedisi olarak Şükûfe Hanım da ruh eşini bulamamanın ıstırabını çeker. Mutsuz olduğu ancak devam ettirdiği evlilik, Osman Fahri’nin aşkını kabul etmemesinin yegâne sebebidir. Cenap Şahabeddin’in kardeşi olan Osman Fahri, bir zamanlar kendisinden aruz dersleri de alan Şükûfe Hanım’ı tanımakta ve sevmektedir. Ancak Mithat Sadullah ile birlikte dergi çıkaracak kadar iyi arkadaştır.

Çok yakın bir dostunun eşine âşık olmayı kendisine yediremeyerek, İstanbul’dan uzaklaşmaya karar veren Osman Fahri’nin dramı da bu andan sonra başlar. Bir süre Aydın’a, oradan da Harput’a giden Osman Fahri; Anadolu insanına hizmet gayesiyle bir süre oyalanır ancak unutamadığı aşkı nedeniyle zihnî dengesini günden güne kaybetmeye başlar. Gece gündüz Şükûfe Nihal’i düşünen ve onu zihninde adeta bir saplantı hâline getiren Osman Fahri, aşkını tuttuğu hatıra defterinde ve şiirlerinde anlatmaya devam eder. Zaman zaman Şükûfe Nihal ile mektuplaşır. Ondan arkadaşça ve nazik cevaplar alır. Ancak yaşadığı ruh acılarına dayanamadığından olsa gerek, bir bunalım anında tabancası ile intihara kalkışır. Beynine saplanan kurşun onu bitkisel hayata sokar. İstanbul’a getirilir ve buradaki tedavisi sürecinde aklî dengesini yitiren Osman Fahri, dört ay sonunda, 1920 yılında vefat eder. İntiharından önce, Elazığlı yakın arkadaşı Mehmet Mevlüt Bey’e hatıra defterini, Şükûfe Hanım için yazdığı şiirleri ve mektupları bırakır.

Mevlüt Bey, bunları elden geldiğince muhafaza etmeye çalışır, evrakın bir kısmı çıkan bir yangında yanar ve nihayetinde kadirşinas dost, bu vesikaları Şükûfe Hanım’a bir mektupla gönderir. Hayali kurulan ideal aşk, yitirilen bir ideale dönüşür ve bu, Şükûfe Nihal’in en büyük dramı olur. Bu hatıranın Şükûfe Nihal’de çok derin izler bıraktığı, hatta onun da dengesini sarstığı söylenebilir. Özellikle mutsuz evlilikler ve sonuçsuz aşklardan sonra, Osman Fahri’nin sevgisi onun için sığınılacak ve tekrar tekrar dönülecek bir liman hâline gelir.

Çevresinde hayranlık hâleleri doğuran, cemiyet hayatının aranılan insanlarından olan, uğruna şiirler yazılan, güzelliği dillere destan olan Şükûfe Nihal; ömrünü âdeta terk edilmiş biçimde, bir huzur evi yatağında, duymayan ve konuşmayan bir yaşlı olarak tamamlar.

“Seneler… Kaba, bayağı, ruhsuz, şuursuz seneler… Onun ve benim arama girdiniz, aramıza yığın yığın küller yığdınız. Ve siz, kaba, bayağı, ruhsuz, şuursuz insanlar! Ben ondan sizin için ayrıldım. O, sizin yüzünüzden öldü. Onu ben öldürdüm, onu bana siz öldürttünüz.”

Şükûfe Hanım, “Yakut Kayalar” romanında Osman Fahri’ye olan aşkını anlatır ve şiirlerini de onun için yazdığını Adile Ayda’ya şu cümlelerle itiraf eder: “Zaten insan hayatında bir defa sever. Gerisi kapılış, aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim.”

Hafızasını kaybedene ve müebbeden sessizliğe bürünene dek gönlünde, fikrinde, dilinde, kaleminde hep Osman Fahri vardır.

"Sana mecnun dediler/ Mukaddestir gözümde/ Cinnet, o günden beri..."

Yakut Kayalar Şükûfe Nihal’in 1931 tarihli romanıdır. Bir kadın duygusallığının hâkim olduğu, günlük ve mektup gibi birinci elden malzemenin kullanıldığı, “iç dökme” romanı olarak değerlendirebileceğimiz eser; yazarın hem sanat, sosyal hayat ve evliliğe dair görüşlerine, hem de biyografisi ile ilgili detaylı bilgilere yer verir.

“Ne dolaşık konuşuyorum. Bu defteri okuyacaklar öyle yorulacaklar ki! Zarar yok, onlar, azap çekmiş olan o küçük kızı, zannediyorum ki, çok sevecekler, üzerinden seneler geçtiği hâlde, onun, yine aynı dille konuşan heyecanından usanmayacaklardır.”

Şükûfe Hanım bu romanda, evlilik anlayışını özetler ve saydığı unsurlar onun gerçek hayatta aradığını bildiğimiz hususlardır:

“Ancak bir sanatkârla evlenebilirim. Yuvamı kuruyorum: Bir sanatkâr arkadaşım olacak. Renkler, sesler arasında, bütün maddî ihtiraslardan uzak, mütevazı, basit, lakin en zengin sanat zevkleri içinde, başımız dönerek yaşayacağız. Hayatın dertlerini başkalarının göremediği gözlerle göreceğiz. Bu dertleri dünyaya duyurmak için haykıracağız… …bizim konaklarımız, kâşanelerimiz değil, iki odalı bir yuvamız olacak. Bu iki odalı yuvamızda yaldızlar, ipekler değil, yüksek heyecanlarını ruhumuza aşılayan sanatkârların resimleri, hatıraları, bir tarafta benim piyanom, kemanım, bir köşede onun boyaları, tabloları, bir köşede kitaplarımız, şiirlerimiz…

Biz, birbirimizden usanmayacağız. Çünkü birbirimizi çok anlayacağız, çünkü ikimizin de ruhunda bitmeyen bir ibda kudreti, bir heyecan membaı var. Biz birbirimizi bütün hayatta oyalayabileceğiz.

Yaşadıkça kalbimiz ilk gün gibi çarpacak.”

Şükûfe Nihal’e âşık olan isimlerden biri de Nâzım Hikmet’tir. 1920’li yıllar… Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairler yan yana gelip edebi sohbetler yaparlar. Bu toplantıların birinde Nâzım Hikmet bir kâğıda bir şeyler yazıp Şükûfe Nihal’e vermesi için Halide Nusret’e uzatır.

"Bir Devrin Romanı" adlı eserinde Zorlutuna olayı şöyle anlatır:

"Şükûfe Nihal okuduktan sonra, gülerek kâğıdı bana verdi. Bugün gibi hatırlıyorum, kâğıtta şairin o delişmen yazısıyla aynen şu kelimeler yazılıydı: ’Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz’."

Halide Nusret Zorlutuna’nın, kız kardeşi İsmet Kür’e söylediğine göre, Nâzım Hikmet "Bir Ayrılış Hikâyesi" adlı şiirini Şükûfe Nihal için yazmıştır. Bu şiir ilişkinin boyutunu gösteriyor aslında:

Erkek kadına dedi ki
seni seviyorum,
ama nasıl?

Avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
Parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...

Erkek kadına dedi ki
seni seviyorum,
ama nasıl?

Kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,
Yüzde yüz, yüzde bin beş yüz
yüzde hudutsuz kere yüz
Kadın erkeğe dedi ki
baktım,
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
Severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana
Ve artık biliyorum:
toprağın
yüzü güneşli bir ana gibi
En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini


Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
Başımı kurtarmam kabil
değil
Sen yürümelisin,
yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak
Sen yürümelisin
beni bırakarak
Kadın sustu
sarıldılar
Bir kitap düştü yere
kapandı bir pencere
ayrıldılar.

© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği