2017 / 22  E-Bülten
GERİ

KEN’AN RİFÂÎ

O, geçmiş ile gelecek, sonlu ile sonsuz, beşerî ile hakîkî olan arasında da bir köprüdür ki, kendi dönemini iyi teşhis etmiş olmasının ve çağdaşı üzerindeki mânevî etkisinin sırrı, hayat veren iksiri, her dem taze kalan ve her dem taze kılan edebiyat pınarından içmiş olmasıdır.

O, döneminin zıt faktörleriymiş gibi telakki ettirilen, doğu ile batı, ukbâ ile dünya, îmân ile akıl, ruh ile bedeni, mânâ ve mânevîyat açısından âhenkli bir bütüne ulaştırmıştır. Onun tefekküründe, ne din ilme sırt çevirmiş, ne ilim irfâna küsmüştür. İslâm dininin özünde mevcut bulunan tekâmülcü ve barışçı temeli, ana hareket noktası olarak kabul etmiş; tevhit akîdesinin bütünleyici tavrını, bütün bir insanlığı sevgi ve merhametle kucaklayış olarak yaşamış; gerçek hünerin, insanı insana kazandırmak olduğunu savunmuştur. Etrâfına teklif ve tebliğ ettiği hiçbir değeri, bizzat kendi şahsında yaşayıp erdem hâline getirmeksizin ifâde etmemiş; hiçbir yaşadığını ise şuur aydınlığına kavuşturmadan kendininki saymamıştır.

Ahlâkı ve adâleti kurala, ruhu nefse, irâdeyi hırsa, hakikati görüntüye, mânâyı ise şekle indirgemeksizin, ama bunların da öneminden vazgeçmeksizin, gerçek bilgeliği bir yaşama üslûbu hâline getirmiştir.

Bir anne, Cenan Valide onu, şu sözleri söyleyerek, şu zihniyetin içinden, şu beşerî ve ilahî kucaklayışın çerçevesinde yetiştiriyor ve şöyle söylüyor: “İnsanları seveceksin, senin içinde tükenmez af, merhamet ve müsamaha hazineleri var. Onun için yalnız insanları değil, bütün mahlûkatı aynı yorulmaz hız ve aynı tükenmez iştiyakla seveceksin. Sende mevcut cevherleri cömertçe harcamalısın. İnsanları, insanlara iştirak ederek hatalarında ve sevaplarında onlarla bir olarak seveceksin. Doğumları ile çoğalıp, ölümleri ile eksilecek kadar onlardan olacaksınız. Senin bir insan olarak vazifen, insanların yüzünü müşterek, samimi bir gayeye, bir ideale çevirmektir ve bunun birçok yolları vardır. Fakat en kestirme, en güzel, en büyük yol, aşk ve îman yoludur. Hudutsuz bir insanlık aşkı. Beşeriyetin tek selamet kapısı her zaman budur. İnsan kemale, beşerîlikten ulûhîliğe, kısacası Allah’a, ancak ve ancak bu yoldan ulaşır.”

Ken’an Rifâî, Filibe eşrâfından Hacı Hasan Bey’in oğlu Abdülhalim Bey’le, Hatîce Cenan Hanım’ın evlâdıdır. 1867 yılında, babasının memuriyeti sebebiyle bulunduğu Selânik’te doğmuştur.

Ken’an Rifâî’nin atası ve dedesi, Osmanlı hâkimiyeti döneminde Balkanlar’da önemli şehirler arasında yer alan, camî ve medrese gibi yapıları ve burada yetişen ilim adamlarıyla önde gelen İslâm merkezlerinden biri olan ve Filibe denen vatan toprağının, evlâd-ı fâtihan soyundandır.

Ken’an Rifâî çocukluk yıllarını, oranın varlıklı eşrafından olan dedesi Hacı Hasan Bey’in yanında Filibe’de geçirmiştir. Babası, devletin siyasî temsilcisi olarak bir süre Filibe Murahhas Âzâsı olarak burada görev yapmıştır.

Balkanlar’da siyasî istikrârın gittikçe bozulması üzerine, Filibe’deki görevinden ayrılan babası Abdülhalim Bey, gizlice İstanbul’a gitmiş; Hatîce Cenan Hanım, küçük oğlu ve birkaç emektarı ile Filibe’de kalmıştır.

Ken’an Rifâî, annesinin yanında, Rumeli kültür ve irfanının varlık ve dirliğini, elden çıkarmakta olduğumuz medeniyet bereketlerimizi görerek ve yaşayarak öğrenmiştir.

Annesi Hatîce Cenan Hanım, bütün hayâtı boyunca, oğlunun eğitimi ve yetişmesinde büyük çaba harcamış bir insandır. Oğlunu önce hayat telâkkisi itibariyle etkilemiş, mânevî bir köke nasıl bağlı olarak yaşanacağını ona göstermiş; daha sonra da ona hayatın içinde karşılaşacağı güçlükler çerçevesinde nasıl davranacağını öğretmiştir.

Ken’an Rifâî, mektep çağına geldiği zaman önce bir ilk mektebe devam etmiş, daha sonra, eşrâfın çocuklarını Fransızca öğrenmeleri için gönderdiği, verdiği kaliteli eğitimi ve disiplini ile bilinen Alliance İzrailet Okulu’nu bitirmiştir.

Annesi “Hatîce Cenan Hanım ilk ve büyük aşkını oğluna karşı duymuştur. ‘Kenko’ diye çağırdığı bu küçük mâsum çocuk onun varlığında mevcut rahmet hazinesini açığa vurmuş, kendini kendinden haberdar etmeye vesile olmuştur.

Hatîce Cenan Hanım’ın, “en küçük yaşından itibaren Kenko’ya öğretmeye, kanıyla, sütüyle, diliyle ve gönlüyle nakletmeye çalıştığı hakikat şuydu: İnsanları seveceksin. Senin içinde tükenmez af, merhamet ve müsamaha hazineleri var. Onun için, yalnız insanları değil, bütün mahlûkatı aynı yorulmaz hazla ve aynı sonsuz iştiyâkla seveceksin. Sende mevcut cevherleri cömertçe harcamalısın… İnsanları insanlara iştirâk ederek, hatalarında, sevaplarında onlarla bir olarak seveceksin. Doğumlarıyla çoğalıp ölümleriyle eksilecek kadar onlardan olacaksın. Senin insan olarak vazifen, insanların yüzünü müşterek, samimî bir gayeye çevirmektir ve bunun birçok yolları vardır. Fakat en kestirme, en güzel, en büyük yol aşk ve îman yoludur. Beşeriyetin tek selâmet kapısı her zaman bu olmuştur. İnsan beşerîlikten uluhîliğe, kısaca Allah’a ancak ve ancak bu yoldan ulaşır!..”

Ken’an Rifâî ilk tasavvufî terbiyeyi, mânevî hasletlerini tevârüs ettiği annesi Hatîce Cenan Hanım’dan almıştır. Annesi, O’nun için, hayâtı boyunca hem dünyâsı hem ukbâsı ve taşıdığı ilâhî emânetten haber vereni olmuştur.

Sâmiha Ayverdi, Hatîce Cenan Sultanı anlatırken: “Hatîce Cenan Hanım’ın bütün bir hayat prensibini bir cümle ile hülâsa etmeye çalışırsak, görürüz ki onda insanlık ideali beşerin yüzünü güzele, doğruya, iyiye çevirmek üzere ifâdesini bulmuştur.

Bunun için ana, oğlunun ilk mürşididir diyoruz. Zîra Ken’an Rifâî isimli bir cihânın vücûdu taprağında bu tohumu besleyip geliştiren hakikaten odur.”

Siyasî havanın yeniden yumuşayıp etrafa nısbî bir sükûnet gelmesi üzerine, Abdülhalim Bey tekrar Filibe’ye dönmüştür. Ancak kısa bir süre sonra, Abdülhalim Bey oğlunu da alarak İstanbul‘a dönmüş, Fâtih’de Hırka-i Şerif semtinde bir konak alarak, İstanbul’a yerleşmiştir. Önce Posta Telgraf Nezâreti Sicil Baş Müdürlüğü görevine getirilmiş, sonra da Telgraf Nâzırlığına tâyin edilmiştir.


Abdülhalim Bey’in memuriyetinin İstanbul’a nakledilmesini takiben, Ken’an Rifâî dokuz yaşında iken Mekteb-i Sultânî’ye (Galatasaray Sultânîsî) yatılı olarak verilmiştir. Ken’an Rifâî bu ara, kısa bir dönem için annesinden ayrı düşmüş, aile daha sonra tekrar bir araya gelmiştir.

yetişmiştir. Bir tarîkat şeyhi olarak alışılmışın dışındaki hususiyetlerinden birisi de, Galatasaray’ın en parlak devirlerinde yetişmiş olması ve orada aldığı eğitimden kaynaklanmaktadır.

Ken’an Rifâî Galatasaray Sultanîsî’ni 1888’de bitirdikten sonra, Bâb-ı Âli Hâriciye Kalemi’nde vazife almış; Acem Mektebi’nde de Tabiat Muallimliği yapmıştır. Tâbi tutulduğu bir imtihanı takiben de, Alman Müşavir Groll’un muâvinliğine getirilmiş; bu arada bir müddet Hukuk Fakültesi’ne de devam etmiştir.

Günün birinde kendini Maârif çatısı altında bularak sırasıyla Balıkesir İdâdîsi Müdürü; Adana, Manastır, Üsküp, Trabzon Maârif Müdürlükleri, daha sonra İstanbul’da Nümûne-i Terakkî ve Medîne-i Münevvere İdâdî-i Hamidî müdürlükleri görevlerinde bulunmuştur.

Mehmet Ken’an olarak da tanınan Ken’an Rifâî’nin ismi, Maârif Müdürlüğü kayıtlarında ‘Abdülhalim Ken’an’ olarak geçmektedir.

Balıkesir İdâdîsi Müdürlüğü sırasında, annesi Hatîce Cenan Hanım’ın mürşidi Üveysî-Kadirî Filibeli Edhem Şah’a intisâp etmiş ve kendisinden tasavvuf terbiyesi almış ve seyr-ü sülûkunu tamamlamıştır. Ken’an Rifâî’nin mânevî terbiyesinin ve eğitiminin tamamlanmasında, mürşidi Filibeli Edhem Efendi’nin büyük rolü vardır. Ken’an Rifâî bu kapıda mûsikî nazariyâtı öğrenmiş, ney dersi almış; böylece san’at hayâtında ilk feyzini aldığı yer burası olmuştur.

Filibeli Edhem Efendi Hazretleri’nin mânevî tasarrufu, Ken’an Rifâî’nin çocukluğundan başlayarak maârif müdürü olarak vazifelendirildiği yerlerde de hayâtı boyunca devam etmiştir.

Manastır’da bulunduğu sırada, bir müddet için buraya gelmiş olan Şeyhi Edhem Efendi, Filibe’ye gideceğini söyleyerek onlara vedâ ederek Manastır’dan ayrılmıştır. Aradan üç ay geçtikten sonra da, müridini kemâli ve cemâli ile beslemiş olan bu ulu, Ken’an Rifâî’yi yerine bıraktığını mânâ âleminde haber vererek, dünyadan göçmüştür. Ken’an Rifâî, Manastır’da üç seneye yakın vazîfe yapmıştır.

Ancak, Ken’an Rifâî “Medîne’ye gitmek, Hazret-i Peygamber’in huzurunda huzura ererek bir karar ve bir devâ ile devâlanmak arzusuyla yanmaktadır.” Seneler sonra bu kendisine nasip olacak ve tâyini Medîne’ye çıkacaktır…

II. Abdülhamid’in maârif reformları çerçevesinde Medîne’de açılan İdâdi –i Hamidî Müdürlüğü kendisine teklif edildiğinde, bunu kendisi şöyle anlatır:

“Ben oraya aşk ile gittim. Gözüm başka şey görmüyordu… Oraya değil müdürlük, mubassırlık veya hademelikle gönderseler yine giderdim.

Talebeyi toplayıp, Harem-i Şerif’te, Hazret-i Peygamber’in huzurunda bir ağızdan salât ü selâm getirmek benim için en büyük dünya saâdetlerinin üstünde idi.”

Ken’an Rifâî vazife yaptığı Medîne’de halk tarafından öyle sevilmiştir ki, Kendisine ‘Medîne Babası’ lakabını takmışlardır.

Medîne’de iken, Seyyid Ahmed er-Rifâî soyundan Şeyhü’l-Meşâyih Seyyid Hamza Rifâî’den hilâfet ve Rifâîlik icâzeti almıştır.

Ken’an Rifâî, Seyyid Hamza Rifâî’nin tekkesinde tasavvuf ve tarîkat yolunun usul ve esaslarını, âdet ve geleneklerini, tekke eğitimini öğrenmiştir. Ken’an Rifâî’nin Rifâîliği de bundan sonra başlamıştır.

Fıtraten mûsikîye yakın bir yapıya sâhip olan Ken’an Rifâî’nin bu mûsikî aşkı, Medîne’de daha derinleşmiş, burada naatlar, ilâhîler yazıp bestelemiştir. Ravza-i Mutahhara, O’nun ilham ve aşk kaynağı olmuştur!..

Ken’an Rifâî 1908’de dergâhını açtıktan kısa bir süre sonra, Medîne’ye, bu defa bir tahassür ziyâretinde bulunmuştur.

Medîne, Huzûr-ı Peygamberi, O’nun çocukluğundan beri içinde büyüttüğü ilâhî aşkın olgunluğa erdiği ve Kendisi’nin mânevî anlamda Hz. Peygamber’le buluştuğu yerdir…

Rûhum sana, varlık sana hayrandır Efendim!
Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim!”


Bu Resûllah sevdâlısı, Medîne’den ayrılırken şöyle seslenir:

“Bir nokta idim kıldı beni kâmet-i
Tûbâ Giydirdi eliften beni tâ yâ’ye o Mevlâ
Âyanda iken gizlice bir gevher-i yektâ
Rabbin beni kıldı ulu bir Kâbe-i ulyâ”


İstanbul’a dönüşünü müteâkip, Erkek Muallim Mektebi Fransızca hocalığı, Tedkîkât-ı İlmiye Encümen Âzâlığı, Darüşşafaka Lisesi Müdürlüğü ve Meclis-i Maârif Âzâlığı vazifelerinde bulunmuştur.

Darüşşafaka Lisesi’ndeki vazîfesinin ardından, Medîne-i Hayriye adını vermiş olduğu kızının ondokuz yaşında hastalanarak ölmesi üzerine, onun hâtırasını yaşatmak üzere Fatih’in Horhor semtinde ilkokul öncesi bir sıbyan mektebi olarak Hayriye Mektebi’ni kurmuştur.
Ken’an Rifâî emekliliğinden sonra, 1942 yılına kadar on üç sene Fener Rum Lisesi’nde ve Yuvakimyon Kız Lisesi’nde Türkçe ve Fransızca hocalığı yapmıştır.

Ken’an Rifâî, “bir maarifçi olarak, memleketin çeşitli köşelerinde ve çeşitli kademelerde bulunduğu gençlik yıllarında olsun, sâkin köşesine çekildiği müteâkip devrelerinde olsun, hizmetini, hep insan üstüne harcamış, insanı işlemiş… İnsana, kendi kendinle ayıklanıp arıtma yollarını göstermiş, öğretmiştir.

Şükûfe Hanım, “Yakut Kayalar” romanında Osman Fahri’ye olan aşkını anlatır ve şiirlerini de onun için yazdığını Adile Ayda’ya şu cümlelerle itiraf eder: “Zaten insan hayatında bir defa sever. Gerisi kapılış, aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim.”

Öğrenmek ve öğretmek azim ve cehdi, hayâtına sonuna kadar ışık tutan ve ona yaşama arzu tutan ve kudretini veren bir kaynak olmuştur. ‘Yaşadığım kadar ya bir şey öğrenmeliyim, ya bir şey öğretmeliyim’ düstûru sık sık tekrarladığı bir hakîkatti. Güzel, iyi veya faydalı herhangi bir şey görüp öğrendiği zaman bunu etrâfındakilere tekrarlamaktan asla usanmaz, duyanların da duymayanlara anlatması için âdeta telâşlanır, ‘Bildiğinizi kendinize saklamayın, öğretmek cihetiyle kıskanç, öğrenmek cihetiyle ihmalkâr olmayın. Bildiğini kendine saklayan kimse beşeriyet için bir ayıp teşkil eder, öğrenin ve öğretin’ diye sık sık etrâfını îkaz ederdi.”

İstanbul’a yerleştikten sonra, Fâtih’de Hırka-i Şerif semtinde oturdukları konağın bahçesinde ‘Ümm-ü Ken’an Dergâh-ı Şerîf-i’ adıyla kendi imkânlarıyla yaptırdığı dergâhta 1908 yılında postnişîn olarak irşada başlamıştır. 1908’den 1925 yılına kadar dergâh şeyhliği yapmıştır. Ken’an Rifâî, annesine olan bağlılık ve muhabbetini kurduğu dergâha ‘Ken’an’ın annesi’ anlamına gelen, ‘Ümm-ü Ken’an Dergâhı’ adını vermiş; kendisini de ‘Hâdim-i hangâhı Ümm-ü Ken’an’, yâni Ümm-ü Ken’an Dergâhı’nın Hizmetkârı’ olarak, bir derviş tevâzu ile ifâde etmiştir.

Karşımızda çok farklı şahsiyet yapısında bir tarîkat şeyhi vardır. Kendisini yakından tanıyanların ifâdesiyle, vakur ve zarif, kıyafeti ve taşıdığı gümüş bastonu ile şık, fevkalâde dakik, randevularına sâdık, bilgili ve kültürlü, entelektüel yapıda, san’atkâr ruhlu yüksek hitâbet kabiliyetine sâhip bir İstanbul Beyefendisi görmekteyiz.

Dergâhında dönemin aristokratlarını, din adamlarını, yazar ve san’atkârları, aynı zamanda dergâhının yakın çevresinde oturan halktan insanları da buluşturan, değişik sosyo-kültürel çevreden insanları halkası etrâfında toplayabilen; aynı zamanda hocalık ve idarecilik vazifelerini de ihmal etmeden sürdüren, Fransızca, Arapça, Latince, Yunanca, Rumca ve Çerkezce gibi yabancı dillere vâkıf; ney üfleyen, piyano ve keman çalan, beste yapan, tasavvuf muhitlerinde pek de görülmeyen bir şekilde felsefeye de ilgi duyan farklı kimlikteki entelektüel bir tarîkat şeyhi portresi!.. Ken’an Rifâî hem tasavvufî gelenekle, hem de çağdaş olanla kucaklaşma yolunu tercih etmiş bir gönül eridir.

Ken’an Rifâî Müslüman kalarak çağı, içinde yaşadığı dönemi benimsemenin; kendi kültürümüzden, mâzî mirâsımızdan kopmayan çağa ayak uydurmanın mümkün olabileceğini örnek yaşayışı ile göstermiştir. “Ancak bir sanatkârla evlenebilirim. Yuvamı kuruyorum: Bir sanatkâr arkadaşım olacak. Renkler, sesler arasında, bütün maddî ihtiraslardan uzak, mütevazı, basit, lakin en zengin sanat zevkleri içinde, başımız dönerek yaşayacağız. Hayatın dertlerini başkalarının göremediği gözlerle göreceğiz. Bu dertleri dünyaya duyurmak için haykıracağız… …bizim konaklarımız, kâşanelerimiz değil, iki odalı bir yuvamız olacak. Bu iki odalı yuvamızda yaldızlar, ipekler değil, yüksek heyecanlarını ruhumuza aşılayan sanatkârların resimleri, hatıraları, bir tarafta benim piyanom, kemanım, bir köşede onun boyaları, tabloları, bir köşede kitaplarımız, şiirlerimiz…

Etik, dinler arası etik, tasavvuf ve ekzistans felsefesi gibi alanlarda çalışmalar yapan torunu Prof. Dr. Ken’an Gürsoy, dedesinin felsefeye büyük alâka duyduğunu ve talebelerini felsefeye yönlendirdiğini ifâde eder.

Nitekim talebelerinden Semiha Cemâl, ilk Türk kadın felsefeci olarak Platon’u, Eflâtun külliyâtı ile, Marc Orel ve Epictet’i tercüme etmiştir.

Ken’an Rifâî, Filibe’de Şeyh Edhem Efendi’den Kâdirîlik icâzeti almış olmasına rağmen, şeyhliğe soyunmamış; 1908’de ‘Ümm-ü Ken’an Dergâhı’nı kurana kadar da tarîkat şeyhliği sıfatını kullanmamıştır. Ken’an Rifâî’nin, Kâdirîlik ve Rifâîlik icâzetlerinin yanında Mevlevîlik ve Şâzelîlik icâzetleri de bulunmaktaydı.

“Ken’an Rifâî dergâhını bir dergâh şeyhi unvânı kazanmak için açmamış, gâyesini zamanın şartlarına göre tahakkuk zemînine getirebilmesi vâsıtası olarak kabullenmiştir. O‘nun bu karardaki ihlâs ve samimiyeti, aynı zamanda hedefinin gayet berrak ve temiz oluşu, dergâhını pek kısa zamanda münevver bir zümrenin baş başa verdiği bir irfan ocağı hâline sokuvermesiyle de sâbittir. O kadar ki zamânın kalbur üstü münevverlerinden şâirler, mütefekkirler, ilim ve fen adamları, hattâ şeyhülislâmlar, patrikler, papazlar bu çatının kalabalığının ekseriyetini teşkil etmekte idi.”

Ken’an Rifâî’nin dergâh kavramına tasavvufî bakışı da, diğer dergâh şeyhlerinden farklıdır. O’nun hem tasavvufî şahsiyetini, hem de dergâh ve mürşidlik anlayışını ortaya koyması bakımından, yaptığı şu tespit ve değerlendirme dikkat çekicidir.

“Ben tekkeden yetişmedim, dergâh açılacağı zaman ağabeyimle, tekke tekke gezip usûl, erkân öğrenmeye çalışmıştık. Şeyhler meclisinde filân kimse beyyumî zikri çok güzel yaptırıyor, falan kayyûmî zikirde daha ileri gibi hükümlerle, mürşidliği zikir ve devranda üstat olmakla ölçerlerdi. Halbuki tarîkat demek, edep, irfan ve insanlık demektir.”

Cumhuriyet dönemine kadar İstanbul’da ve Anadolu’da varlıklarını sürdüren dergâhlar, 30Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı ‘Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dâir Kanun’la kapatılmıştır.

Dergâhlar kapandıktan sonra da, Ken’an Rifâî’nin vazîfesi bitmiş olmadı… Bu defa da kendi kendine gelişen tabiat hâdiseleri gibi, etrâfında bir akademi teşekkül etmeye başladı.

Ken’an Rifâî, 1925’de dinî tâlim ve tedris müesseseleri devler eliyle kapatıldığı zaman, bunu en küçük bir itiraz ve hoşnutsuzluk göstermeden, “Semânın ve zikrin hakikatine vâsıl olan kimseye ten tekke, gönül makam olmuştur.” Anlayışıyla kabullenmiştir.

Kendisine gelen bir gazeteciye: ‘Dergâhlar, pek azı mestesnâ, tasavvufî mâhiyete uygun değildi. Açılacaktır bir gün, ama akademi şeklinde açılacaktır.’ diyor. Belki bu kararla yeni birtakım açılımlara vesile olacak, yeni feyizler oluşacak; bu disiplin, bu râbıta, tasavvufî mâhiyet dediğimiz, asla şekle, kalıba sığmayacak olan bu yüksek mânevîyat kendisini yeniden ifâde edecek. Ben öyle anlıyorum. Zîra nu disiplinsizlik, mânevî râbıtanın kaybolması anlamına gelmiyor. Zâten ‘Dergâhların kapanmış olması, mânevî râbıtayı ortadan kaldırmamıştır ve kazandıramaz’ diyor kendisi…”

Ken’an Rifâî, “îmanı ve insanlığı tarikatla mukayyet görmek iddiasına asla düşmemiştir.”

Her türlü dinî ve tasavvufî eğitim ve öğretimin yasaklandığı bu yıllarda, Şeyh Ken’an Rifâî, yalnızca ailesinin ve yakınlarının devam ettiği sohbetlerde bulunmuşlar, talebelerinden Sâmiha Ayverdi ve Semiha Cemâl bu aile içi tasavvuf sohbetlerini not etmişlerdir. Dergâhların kapatılması şeklinde tecellî eden kanunî yasağa titizlikle uymuşlar, buna karşılık ezel kanununa bağlı olan mânevî alışveriş ‘kesintisiz devam eden irşad2 olarak devam edip günümüze ulaşmıştır!

Soyadı kanununun çıkmasından sonra, ‘Büyükaksoy’ soyadını almıştır.

7 Temmuz 1950 tarihinde seksen üç yaşında Hakk’a yürüyen Şeyh Ken’an Rifâî, İstanbul Yenikapı’da Merkez Efendi Câmii hazîresindeki türbede medfundur.

Sâmiha Ayverdi, bir mutasavvıf ve mütefekkir olmasının yanında, Ken’an Rifâî’den sonra bir mürebbî olarak ihvanın yetişmesinin sorumluluğunu da üstlenmiştir.

Sâmiha Ayverdi de, mürşidi Ken’an Rifâî gibi, Hakk’ın rızâsından başka her şeyden vazgeçmiş, Ken’an Rifâî’nin yolunda ‘anne’ sıfatıyla tavsif edilir bir mânevî rehberlik üstlenmiştir.

Sâmiha Ayverdi, 22 Mart 1993 günü Hakk’ın rahmetine yürümüş ve mürşidi Şeyh Ken’an Rifâî’nin ayak ucunda toprağa verilmiştir.

Ken’an Rifâî, yolunun bağlılarına şöyle seslenmişti:

“Bir buğday tânesi tek bir tâne iken, başak olunca birçok olduğu gibi, siz hepiniz aynı kitabın sahifelerisiniz. Size bakan hepinizde mürşidinizi görebilir. Mürşidiniz ise, Hz. Pîr’den Hz. Peygamber’den ve Hz. Hak’tan aldığı feyzi her birinize, istidatlarınıza göre verir. O da sizde kendi hâlini görür. Kezâ siz de onda istîdâdınıza göre kendi nûrunuzu görürsünüz.”

Ken’an Rifâî’ye göre din, ferdin diğer insanlarla ve ferdin vicdânı ile olan münâsebetlerini tanzim eden ve kontrol altına alan hayatî bir sistemdir.

O’na göre, Îslam dini, “… hikmet, insâniyet ve ahlâktır.”

Îman ise, “dinin esâsıdır… Îmanın rûhu da ameldir. Îmanın kemâli Allah sevgisidir. Amelin kemâli de halk sevgisidir.”

O’na göre: “Tasavvuf güzel ahlâktır. İç ve dış edebiyle edeplenmektir. Dış edep, yâni zâhir edep, Allah’ın emrine uymak, nehyinden kaçınmaktır. İç yâni, bâtın edep ise, hayvan sıfatlarından kurtulup iyi huylar ile alışkanlıklar peydâ etmek, elinden, dilinden bir kimseyi kırmamak, rahatını bozmamak ve lüzumsuz düşüncelerden vesveselerden gönlünü pâk edip, Hakk’ın cemâli içinde yok olmaktır.”

“On dokuz yaşına gelinceye kadar, etraflıca incelemem, okuduklarım, zevkim, Batının eserleri, hayâtı ve felsefesiydi. Din ile sıkı bir bağlantım olmadığı gibi, bulunduğum çevrelerde bu husûsu okşayacak ve beni teşvik edecek bir şeyler yoktu. Misal olarak haftada ve bâzen ayda bir kere, geldiğim evde pek muhterem olan ve sabahlara kadar seccâdesi üzerinde gözyaşları döken annemden başka kimsenin namaz kıldığını görmezdim.”

Bununla birlikte ilerideki gelişmelere bakarak, çocuk Kenan’ın zengin bir mânevî potansiyele sâhip olduğunu belirtmemiz gerekir. Küçüklüğünden îtibaren annesi Hatîce Cenan Hanım’a tarifsiz bir sevgi ve aşkla bağlı olduğu görülür. “O, annesini her şeyin üstünde bir aşk ve hürmetle seviyordu. Bu sevgi, her evlâdın anasına göstermesi tabiî olan vefa, minnet ve muhabbet gibi duyguların hiçbiri ile kıyaslanmayacak kadar derin, köklü, mânâlı ve şuurlu idi.”

Ken’an Rifâî’nin biyografisini yazan öğrencilerine göre annesi Hatîce Cenan onun ilk mürşididir. Hatîce Cenan Hanım’ın mürşidi ise Filibeli Edhem Şah’tır. Bu zat Üveysi-Kâdirî, sivil yani herhangi bir tekke veya tarîkat görevi olmayan, cezbe ve istiğrak sâhibi, mütevazi bir memurdur. Sanki dünyaya sâdece bu anne ve oğulu irşad için gelmiş gibidir.

Annesi için şöyle der:

Tende cânım canda cânânım benim
Zevk-i aşkım dilde âmânım benim
Her cihette seyr ü seyrânım benim
Cân-ı cânım, Mahbûb-ı vicdânım benim


Hatîce Cenan Sultan, Galatasaray Sultânîsi’ni bitiren oğlunu, kendi mürşidi olan Edhem Şah’ın terbiyesine bırakır. Tâyin edildiği Balıkesir’e bu zatla birlikte giderler. Genç müridin taşkın zekâsı ve coşkun mizâcı mürşidinin rûhî inzibâtı karşısında son derece yumuşar, işlenmeye müsâit ve zevk dolu hâle gelir.

Edhem Şah genç Kenan’ı riyâzete yönlendirir. Riyâzet nefsin istekleriyle mücâdele için yapılır. Az yemek, az yemek, az uyumak, az konuşmak riyâzet yöntemlerindendir. Böylece o, tabiat nîmetlerinden kesilmiş asgarîden asgarî ile yaşamanın temizleyici zevkini tatmıştır. Netîcede kendi ifâdesiyle şöyle diyecektik: “ Gittikçe dünyâya yeni çıktığımı ve öğrenilecek, bilinecek çok şeyler olduğunu ve o âna kadar bildiklerimin dışarıyla ilgili bir zarftan ibâret olduğunu anlamaktaydım.”

Bu riyâzet uygulaması Kenan Beyin mânevî gelişme yolundaki ilk ciddî formel eğitimidir. Edhem Şah’ın vefâtından önce kendisine halîfelik verdiğini ve bu dünyadan göçtükten sonra da onu mânen terbiye edip desteklemeye devam ettiğini belirtir.

Mürşidim Edhem, firâkın etti zindan âlemi
Hasretinle yandı cismim oldu vîrân ü harâb


Mânevî gelişmesini sürdüren ve gittikçe olgunlaşan Kenan Bey Maârif Müdürü olarak görev yaptığı yerlerde, sâhip olduğu olgunluğu, ahlak ve davranış olarak etrafına yansıtır. Ondaki mânevî hamulenin saçtığı dalgaları hisseden gönül gözü açık bâzı kimseler vardır. Bunlardan biri Üsküp Rifâî şeyhinin kızı ve o andaki şeyhin kız kardeşi Seyyide hanımdır. K. Rifâî’nin kendisini müritliğe kabul etmesi için ısrar eder. Maârif Müdürünün henüz böyle bir misyonu yoktur. Ama Üsküb’ün îtibarlı âilelerinden olan bu orta yaşlı güngörmüş Hanımefendinin talebini kabul etmek mecburiyetinde kalır. Böylece Seyyide hanım, genç maârif müdürünün ilk evlâdı olur.

Kenan Bey otuzuna yaklaştığı yaşlarda İstanbul’un en seçkin okullarından olan Nümûne-i Terakkî müdürüdür. Onun rûhî-mânevî terakkisi de devam etmektedir. Bu alanda daha büyük hedeflere ilerlemesi mukadderdir. Mânâ âlemiyle güçlü bağları vardır. Aldığı bir işâretle ne kadar kazâ namazı varsa edâ etmesi ve ardından Medîne-i Münevvere’ye gitmesi istenir.

Bu işâret üzerine Medîne hasreti ve Resulüllah aşkıyla yanıp tutuşmaya başlar. İlahi takdir senaryoyu hazırlamıştır. İki sene sonra Bakanlıktan, Medîne-i Münevvere’de açılacak olan İdâdî-i Hamîdî müdürlüğünü kabul edip etmeyeceği sorulur, hemen kabul eder.

Medîne o zaman Osmanlı toprağıdır. Ama uzaktır, gidip gelmek zordur, orası İstanbul’a göre mahrûmiyet bölgesi sayılır. Pâyitahttaki önemli bir lise müdürlüğünü bırakıp gitmesini yadırgayan tanıdıklarına şöyle diyecektik: “Bırakın müdürlüğü, hademelik olsa bile giderim!” Onu oraya çeken Hz. Peygamber aşkıdır.

Medîne’deki lise henüz inşâ edilmektedir. Genç müdür ise çoğu zamanını Ravza-i Mutahhara’da vecd içinde geçirmekte, şiirini yazmakta, onları bestelemektedir. Burada herkesi sevmekte, hiç kimseyi ayırt etmeden coşkun bir muhabbetle sevmekte, öylesine de sevilmektedir.

Medîne'den İstanbul’a Ken’an er-Rifâî” olarak döndükten sonra, artık hâmil olduğu mânevî emâneti ve köpüren aşkının verimlerini halka sunmak gibi bir mistonu vardı. 1908 yılında konağının bahçesine âilesinin imkânlarıyla inşa edilen “Ümmü-i Ken’an” dergâhında şeyhlik hizmetine başladı.
© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği