2017 / 23  E-Bülten
GERİ

ÂSAF HÂLET ÇELEBİ

27 Aralık 1907’de İstanbul’da Cihangir’de doğar. Babası eski Dâhiliye Nezâreti Şifre Kalemi Müdürü Mehmed Said Hâlet Bey’dir. Küçük yaşta özel hocaların yanında başladığı öğrenimini Galatasaray Sultânîsi’nde tamamlar. Dinî ve özellikle tasavvufî edebiyatla da yakından ilgilenen babasından Fransızca ve Farsça, son Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Dede ile yine son devrin tanınmış mûsikişinaslarından olan Rauf Yektâ Bey’den uzun yıllar mûsiki ve nota dersleri alır. Yüksek tahsil yapmak üzere bir ara Fransa’ya gider. Geri dönünce üç ay kadar Sanâyi-i Nefîse Mektebi’ne devam eder, daha sonra Adliye Meslek Mektebi’ni bitirerek Üsküdar Asliye Ceza Mahkemesi’ne zabıt kâtibi olur. Bir müddet Osmanlı Bankası ile Devlet Denizyolları İdaresi’nde çalışır. Uzun süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Kitaplığı’nda kütüphane memurluğu yapar. 1946 seçimlerinde İstanbul’dan bağımsız milletvekili adayı olduysa da seçimi kazanamaz. 15 Ekim 1958’de vefat eder ve Beylerbeyi’ndeki Küplüce Mezarlığı’na defnedilir.

Oldukça kültürlü ve edebî zevk sahibi bir aile muhiti içinde yetişen Âsaf Hâlet üzerinde bu çevrede başta babası olmak üzere Ahmed Remzi Dede ile Rauf Yektâ Bey’in önemli tesirleri vardır. On sekiz yaşlarına kadar aruz vezniyle klasik divan şiiri tarzında rubâî ve gazeller yazar, ancak bu şiirlerle o günkü edebiyat anlayışında bir yenilik yapılamayacağını anlayarak bir süre sonra bundan vazgeçer. Uzun süren bir arayış devresinden sonra ilk defa 1939 yılından itibaren yayımladığı ve kapalı garip ifadesiyle devrin şiir okuyucusunu yadırgatan yeni şiirleriyle edebiyat çevrelerinin dikkatini çeker. Kendine has değişik bir mistisizmin de hâkim olduğu bu yeni şiirlerinde divan şiiri estetiğiyle yer yer şiir anlayışını birleştirdiği görülür. 1940’tan sonraki Türk şiirine daha çok ses yankılanmaları yoluyla, İslâm tasavvufu ile eski Doğu din ve kültürlerinden aldığı yeni tem ve motiflerle değişik bir söyleyiş getiren Âsaf Hâlet’in şiirlerinin arkasında büyük bir kültür birikimi bulunur ve bu şiirlerin tadına varılabilmesi için mutlaka bu kültürlerden haberdar olmak gerekir.

1942’de yayımlanan He adındaki ilk şiir kitabında bir araya getirdiği şiirleri arasında özellikle “Cüneyd”, “He”, “İbrâhîm”, “Mısr-ı Kadîm”, “Nûrusiyah”, “Mâra”, “Ayna”, “Semâ-ı Mevlâna”, “Nirvana” ve “Sidharta” gibi şiirlerde başta İslâm tasavvufu olmak üzere Hint ve diğer Doğu kültür, din ve medeniyetleriyle bütün bir insanlık tarihinin izlerini taşıyan oldukça değişik ifade ve söyleyiş biçimleri yer alır.

Bir hayâl ve duygu şairi olmaktan çok bir sezgi ve kültür şairi olan ve şiiri, “kelimelerin bir araya gelmesinden hâsıl olan büyük bir kelime” şeklinde tarif eden Âsaf Hâlet, şiirin de hayatta olduğu gibi “müşahhas malzeme ile mücerret bir âlem yaratacağı” ve “kâinatın anlaşılmaz sırlarını açıklamada önemli bir yeri olduğu” görüşündedir. Şiirlerinin birçoğunda çağdaşı şairlerden farklı olarak yaşadığı devrin aktüel sayılabilecek konuları veya temayülleri yerine daha çok geçmişe dönük uhrevî ve mistik denebilecek bir yoğunluk hâkimdir.

“Asıl sanatkâr bir büyücü, bir şarlatan, bir gözbağcı değil, kendi varlığı bizzat mucize olan bir velidir. Ruhumuzun sükûn ve iştiyaklarını onun maddi vasıtalarla gizlediği şeylerin ilerisinde, kendisinin baş döndürücü varlığının içinde, başkayı, yabancıyı unutarak dinlendiririz. Orada gösterişten uzak, taklitten sıyrılmış, görenekten, aleladelikten ayrılmış kendi hakiki ve yüksek varlığımızı buluruz. “

Babası Hâlet Çelebi Beylerbeyi’nin mâruf ve kültürlü bir şahsiyetidir. Bu semtin çeşitli hâtırâta yansıyan en önemli özelliği, sâkinlerinin kibarlığı ve nezâketi ile tanınmış olmasıdır. İstanbul kültürü ve davranışının inceliği, sanki bu semtin insanlarıyla yaşamıştır yakın döneme kadar. Boğaz vapurları, Beylerbeyi iskelesinde, her iskeleden daha fazla bekler ve yolcuların birbirlerine buyur etmelerine bütün kaptanlar alışıktır. Beylerbeyilide, başkalarında görülen haşin ve hoyrat tavırlar yadırganır ve herkes bunu yakın zamana kadar çevresine telkin eder…

Kendileri de birer eski Beylerbeyli olan Necip Fazıl, Haldun Taner ve Münevver Ayaşlı’nın çizdiği bu portreye, Asaf Hâlet’in kişiliğinden daha iyi örnek zor bulunur. O da zariftir, çelebidir ve Osmanlı kültürünün izlerini yansıtır…

Onun yetişmesinde büyük katkısı olan babası Hâlet Çelebi’yi Münevver Ayaşlı’nın kaleminden tanıyalım:

“Kendilerini tanıdığım zaman bir hayli yaşlı idiler, fakat güzelliklerinden, zarafet ve kibarlıklarından bir şey kaybetmemişlerdi. O ne nezaket, o ne zarafet ve o ne terbiye, bu görülmemiş, misli olmayan bir kültür, bir medeniyet idi. “Çelebi” adı nereden geliyordu, hakikaten Cenab-ı Pir’in neslinden mi geliyordu, bilmiyorum, fakat Hazret-i Mevlâna’nın yolundan olduğu muhakkaktı, oğlu Asaf’ı da pek güzel yetiştirmiş, kendisinden, ruhundan pek çok şey vermişti.

Annesinin adının Beyzâ Hâlet olduğunu, ona ithaf ettiği son kitabından öğreniyoruz. Ailece Mevlevi kültürünü benimseyen Çelebiler, üç kardeştiler. Ağabeyi Kâmili Çelebiler ve ablası Merzuka Yalım hâlâ hayattadır.

Çelebiler ailesi, Mevlevi kültürünü benimsemiş olmalarına rağmen, son devir kadiri şeyhlerinden inâbe almışlar ve babaları, Halet Efendi’nin tavrına sâdık kalmışlar.

İki kere evlenen Asaf Hâlet’in kuzeni ve ikinci eşi Nermin Çelebi’den Ömer adlı bir oğlu olur. Babasının ölümünden yedi-sekiz yıl sonra Ömer de menenjit tüberkülozuna yakalanır ve kısa zaman içinde ölür.

Çelebi soyadından ötürü, çok kişi Asaf Hâlet’i Mevlâna soyundan zanneder. Mevlâna ile ilgili kitaplarından birinde, onunla soy bakımından alâkası olmadığını bir dipnot halinde açıklar.

Galatasaray Sultanisi’nde geçen sekiz yıllık öğrenimin ardından Sanayii Nefise Mektebi-Güzel Sanatlar Akademisi talebeliği ve Adliye Meslek Mektebi’nden mezuniyet Üsküdar Mahkemesi zabıt kâtipliği, Osmanlı Bankası ve Devlet Yolları memuriyetlerinden sonra Felsefe Bölümü kütüphanesi Buradaki memuriyeti, onun eski kültürümüze dair el kitapları hazırlamasına imkân verdiği kadar, şiirine mistik ve metafizik bir derinlik kazandırmasına; var olan temâyülün derinleştirilmesine yardımcı olmuştur sanıyoruz.

1940’dan sonra yazdığı serbest nazım türündeki şiirleri ile dikkati çekti ve o dönemin şiir metinlerinde, edebiyat toplantılarında aranan, onsuz edilemeyen renkli bir sima oldu. Başlangıçta o da döneminin yaşama sevincini ve entelektüel züppeliklerini ifadeye çalıştı. Ama sonraki yıllarda, Ağaç, Büyük Doğu, İstanbul ve Türk Yurdu gibi dergilerde yazdığı yazılarla farklı farklı bir şair kimliği ortaya koydu. 1946’dan sonra bağımsız olarak İstanbul milletvekili seçilmek istedi. Bunun için kahvelerde konuşmalar yaptı, görüşlerini anlattı. Fantezilerinden sonra sosyal görüşleriyle de gazetelere konu oldu. Fakat hiçbirini kazanamadı. Esasen seçim kazanıp milletvekili olmak gibi bir niyet taşımadığını sanıyoruz. Bu vesileyle görüşlerini anlatmayı düşünmüş olabilir…”

Ona göre “şiir, kelimelerin bir araya gelmesinden hâsıl olan bir büyük kelimeden başka bir şey değildir.” Çünkü “şiir denilen bu kelime arabeski” bize tıpkı hayatta olduğu gibi müşahhas malzeme ile mücerred bir âlem yaratır.” Bunlardan da anlaşılabileceği gibi Asaf Hâlet’in şiiri, tek tek düşünce, hayal ve duygudan hareketle değil, sezgiyle oluşan bir şiirdir. Bu yüzden de “şairin asıl sanatı, ruh anlarını ifade etmekteki kabiliyetidir.” Bunu gerçekleştirebilmek için de, bazı sada arabesklerini manalarından tecrid ederek teşhir ettiği gibi, güzel hayvanlara benzettiği değişik kültürlere ait sözleri de kullanılır ve bir nevi mücerret şiir telâkki ettiği tekerlemelere şiirlerinde yer verir. Böylece sanatta eskimeyen şeyi yakalar, her zaman yeni kalabilecek orijinal bir şiir dünyası kurar.

Asaf Hâlet kurduğu şiir dünyasından o kadar emindir ki, bir konuşmasında bugün bile ilgi çekici olan şu açıklamayı yapar:

“Yeni şiirlerimin bir yerinden şüpheye düşen olursa, eski şiirlerime bakar, bulur, anlar. Bize ayrı ayrı sunulanlar o bir tek şiirin parçalarıdır.
Aziz Nesin, 1958 tarihinde Akşam gazetesinde yayımlanan bir yazısında şöyel anlatır Asaf Halet Bey’i:

“Küçük kazançlarla büyük sıkıntılar içinde efendi olarak yaşayan Çelebi, birçok sanatçılar gibi yarın korkusu içindeydi. Yazılarıyla, çevirileriyle, daha da başka bir yerden maaşı dışında eline geçen parayı hemen kitaba yatırır, sonra bu yaptığı işe üzülür, yine kendini doğrulamamız için çocuksu bir üzüntü içinde kitapları göstererek:

¬Bu kitapları nasıl almayayım? Nasıl dayanayım? derdi.

Bir şehri, şehir yapan, o şehre özellik veren, her şeyden önce, o şehrin kişileridir. Çelebi, İstanbul’a özelliğini veren kişilerdendi. Her şeyi kendince idi. Giyinişi Çelebice, konuşması Çelebice tutkuları vardı. Son yıllardaki tutkusu dolmakalem üzerindeydi. Dolmakalem tamir eder, cebinde yirmi otuz dolmakalem taşırdı.”

© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği