2017 / 4  E-Bülten
GERİ
EDEBİYATIMIZIN BÜYÜK AĞASI: TARIK BUĞRA

   Tarık Buğra, 2 Eylül 1918’de Akşehir'de, Hukukçu Mehmet Nazım Bey ile Nazike Hanım'ın oğlu olarak dünyaya gelir. Mehmed Nâzım, Hukuk Fakültesinde öğrenim görmüş, siyasetle ilgilenen bir gençtir. Mezuniyetinden sonra evlenip ilk tayin yeri olan Gönen'e gider ve Gönen'de iken iki kızı olur. 38 yaşında Akşehir'e ağır ceza reisi olarak geri dönen Mehmed Nâzım, dönüşünün ilk yılında eşini kaybeder ve daha sonra Nazike Hanım ile evlenir.

   Mehmed Nazım Bey, babasının sarayda görevli oluşu dolayısıyla siyasetten koparak edebiyat ve musikî çevreleriyle ilişki kurmuş bir adamdır ve Buğra'ya edebiyat zevkini aşılar. Ehl-i tarik olan ve tekke-tasavvuf kültüründen beslenen annesi Nazike Hanım, Mehmed Nazım ile evlendiklerinde on beş yaşındadır ve evlendikten bir yıl sonra, Tarık Buğra'yı dünyaya getirir. Oğluyla hem kalben hem de yaş olarak yakın olan Nazike Hanım, onun annesi gibi değil, daha çok ablası gibidir.

   Buğra, çocukluğunda babasının kütüphanesinden çok etkilenir. Bu kütüphanede tanıştığı kitaplar arasında, Mesnevî, Tarih-i Cevdet, Şerâre, Safahat, Piyâle ve Rübab-ı Şikeste gibi yayınlandıkları devirde büyük ses getirmiş kitaplar da vardır. Babasından ve diğer akrabalarından, bu kitapları kendisine okumalarını isteyen Buğra'nın para biriktirerek kendisine aldığı ilk kitap ise Peyami Safa’nın Cingöz Recai/Aynalı Dolap adlı kitabıdır.

   Tarık Buğra, ilkokulu ve ortaokulu Akşehir'de okur. Hüseyin Tuncer'e yazmış olduğu bir mektupta, ortaokulda iken yaramaz ve öğretmenlere başkaldıran bir öğrenci olduğunu yazar. İlkokul beşinci sınıfta ise, arkadaşlarını isyana sevk ettiği için ceza alır. Yedinci sınıftayken öğretmenine âşık olur ve öğretmenini sınıfta ağlatır. Benzer bir olayı lisede de yaşayacaktır. İlkokul yıllarındayken Reşat Nuri'nin Damga, Çalıkuşu, Akşam Güneşi ve Dudaktan Kalbe romanlarını okumuş bir öğrenci olan Buğra, Saçayağı isimli bir roman yazmayı dener ve gayet tabii başarılı olamaz. Ortaokulda Türkçe öğretmeninin isteği ile bir şiir yazar ve bu şiir de hocası tarafından beğeni ile karşılanmaz. Aynı eleştirel tavrı yıllar sonra devrin üstadı Mehmet Kaplan'dan da görecek ve bu onun için bir kamçılanma sebebi olacaktır.

   Buğra İstanbul Lisesi'nde iken hocası Hakkı Süha Gezgin'in teşviki ile ilk hikâyelerini yazmaya başlar ve edebiyata duyduğu ilgi giderek artar. Hocasının kendisini beğenmesi üzerine Buğra, ilgi çekmesi açısından Farsça, Arapça kelime ve tamlamalarla yüklü, edebî sanatları bol bir kompozisyon daha yazar. Ancak hocası, bu yazı üzerine kendisini azarlar ve Türkçe yazması gerektiği dersini ona ilk o zaman aşılar.

   Liseyi derece ile bitiren Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne sınavsız olarak alınır. Aklı edebiyatta olduğu için sınavlarında başarılı olamaz ve ilk iki yıl sınıfta kalır. Bunun üzerine okuldan ayrılır ve Hukuk Fakültesi'ne yazılır. Fatih Medresesi'nde bir yer bulup orada kalmaya başlayan yazar, Küllük kahvesinin müdavimlerinden biri olur. Buralardaki sohbetleri ve yazarlığa olan tutkusu sebebiyle Hukuk Fakültesi'nden de ayrılan yazar, önce subay olarak Kayseri Pınarbaşı'na, oradan da İskenderun'daki hazırlık kıtasına gider. İskenderun'dan sonraki durağı Ankara Yedek Subay Okulu'dur. Üç yıl süren askerliği sırasınca bıyıklarını kesmediği için on bir kez sürgün cezası alan Buğra, terhis olduğunda büyük bir maddi sıkıntı içindedir. 1947 yılında arkadaşı Ahmet Ateş'in teşvikiyle İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne kayıt yaptırır. Fakat 1951 yılında bir kez daha mezun olamadan bu fakülteden ayrılır. Bu okuldaki tek kazancı Mehmet Kaplan, Kasım Küfrevî ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile dostluklar kurmuş olmasıdır. Okul masraflarını çıkarmak için tezgâhtarlık yapan Buğra, bir başka arkadaşı Halit Tanyeli'nin desteğiyle Şişli Terakki Lisesi'ne muallim muavini olarak girer.

   1947-1949 yılları arasında Şişli Terakki Lisesi'nde muallim muavinliği görevini sürdüren yazar, aynı zamanda okuluna da devam eder. Hocalarından biri olan Mehmet Kaplan, fakülte öğrencileri tarafından çıkarılan Zeytin Dalı isimli dergide yayınlanmak üzere Buğra'dan bir hikâye ister. Buğra da buna binaen “Kekik Kokusu” isimli hikâyesini yazar. Kaplan'ın bu hikâyeyi beğenmemesi üzerine hırslanan Buğra, “Oğlum” adlı ikinci hikâyesini yazar. Kaplan bu hikâyeyi çok beğenerek Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Hikâye Yarışması'na gönderir. Yarışmada ikinci olan Buğra'nın şansı bu yarışma ile birlikte döner. Yusuf Ziya Ortaç'ın çıkardığı Çınaraltı dergisinde ona bir köşe verilir. Dergiye ilk gönderdiği “Havuçlu Pilav Meselesi” hikâyesi ile Buğra on beş lira kazanır. On beş lira o dönem için bir hikâye başına verilen en iyi ücretlerden biridir.

    1949-1952 yılları arasında, Akşehir’de babası Mehmet Nâzım Bey’le birlikte “Nasreddin Hoca” gazetesini çıkarır. 1952'de babasını kaybeden Buğra, gazeteyi elden çıkarır ve İstanbul'a döner. Aynı yıl, ikinci hikâye kitabı “Yarın Diye Bir Şey Yoktur” yayımlanır.

   Gazetecilik mesleğine Milliyet gazetesi bünyesinde başlayan yazar, burada Abdi İpekçi, Reşat Ekrem Koçu ve Peyami Safa ile birlikte çalışma imkânı bulur. Bu arada Çınaraltı dergisinde “Yalnızların Romanı” tefrika edilmeye başlanır. Ancak dergi, romanın daha yarısındayken kapanır. O günlerde Bizim Türkiye adlı haftalık bir dergi çıkaran Turgut Evren, Buğra'yı arar ve matbaasını kapatacağını ve elinde çok sayıda boş kâğıt bulunduğunu, bu kâğıtların israf olmaması için de Buğra'nın kitaplarını basmayı amaçladığını söyleyerek yazara bir teklifte bulunur. Tarık Buğra, bunu hiç düşünmeden kabul eder. Evren, yazara telif ücreti ödemeyecek ancak 250 adet kitap verecektir. Hemen iki gün içinde “Ömer”, “İki İhtiyar” ve “Kel Melahat” adlı hikâyelerini yazar. Daha sonra da içine “Oğlumuz”u ekler ve kitabın adını da “Oğlumuz” koyar. Buğra'nın ciddi anlamda para kazandığı ilk işi bu olur.

   Tarık Buğra gazetecilik hayatına 1957 yılında Ankara'da Yenigün gazetesinde genel yayın müdürü olarak devam eder. Aynı yıl Vatan gazetesinde yazı işleri müdürlüğüne getirilir. Milliyet gazetesi, ani bir teklif ile onu spor sayfalarının başına getirir. Buğra kısa sürede üç gazete değiştirmiştir. Bu görevin hemen ardından Tercüman gazetesi, Yeni İstanbul gazetesi ve Türkiye Spor gazetesi genel yayın müdürlüklerinde de bulunur. Buğra artık tam anlamıyla bir gazeteci haline gelmiştir. Tercüman gazetesinde çalıştığı sırada enfarktüs geçiren yazar, nihayet emekliliğini ister ve edebiyat çalışmalarına ağırlık vermeye başlar.

   Tarık Buğra hayatı boyunca iki evlilik yapar. İlk evliliğini 23 Eylül 1950'de Edebiyat Fakültesi'nde iken tanıştığı kütüphaneci, akademisyen ve yazar Jale Baysal ile gerçekleştirir. Buğra'nın, bu evlilikten Ayşe adında bir kız çocuğu olur. Buğra ve Baysal on sekiz yıl evli kalırlar. Buğra ikinci evliliğini hikâyeci Hatice Bilen ile 8 Eylül 1977 tarihinde gerçekleştirir. Son derece uyumlu ve mutlu yürüyen evlilikleri, Buğra'nın vefatına kadar sürer. Buğra'nın ciddi anlamda sağlık problemlerinin başlangıcı 1993 yılı Eylül ayına denk gelir. Akçay’da tatildeyken rahatsızlanan yazar, bir ay sonra kanser teşhisiyle yatağa düşer. Çapa Tıp Fakültesi'nde gerçekleştirilen ameliyat, ona ancak dört ay daha zaman verir. Tarık Buğra, 26 Şubat 1994 günü İstanbul’da vefat eder ve annesi Nazike Hanım'ın yanına defnedilir.

   Buğra için ölümünden sonra Hatice Bilen şu ifadeleri kullanır: "İnsan Tarık Buğra, son derece mütevazı, merhametli, eli açıktı. İşinin meşakkati ona bir eş olarak sorumluluklarını hiçbir zaman unutturmaz, kendisinden istenen ve bekleneni eksiksiz yerine getirmek için çırpınırdı. Karşısındakini mutlu edebilme uğruna kendisini silmeye her zaman hazırdı. Bu hassasiyetini, hastalık bedenini süratle kemirirken de kaybetmedi. Ahlanıp vahlanmadan, şikâyet etmeden, gözlerindeki yaşama sevgisini sonsuz bir ışık halinde çevresine yaymaya devam etti. Bu ışık öylesine güçlüydü ki, onu, ömrü boyunca cömertçe dağıtmasına rağmen gözlerini dünyaya kapadığı son ana kadar tükenmedi. O güzel çehresine ölümün gölgesi düşmüşken bile hayata ve bana sevgiyle gülümseyip durdu. Bu yüzden alışkanlığın gafletiyle, o eşsiz tebessümün, bana verdiği son armağan olduğunu, ne yazık ki anlayamadım."

   Farklıdır Tarık Buğra ve bu farklılık, bir süre sonra yalnızlaştırır onu. Belki de bu yalnızlığını kırmak amacı da taşıyan ve konusunu Mussolini dönemi İtalyası’nın faşist baskıları altındaki aydın, yazar ve sanatçıların hayatlarından alan ''Siyah Kehribar'', bundan sonraki bütün romanlarında ayırt edici bir özellik olarak karşılaşacağımız varoluşçu motiflerle yüklüdür. Ne var ki yayımlandığı dönemde eleştirmenlerin ya çok sert saldırılarına uğrar ya da sessizlikle kuşatılır ''Siyah Kehribar''. Edebiyat çevrelerinin bu abartılı refleksinin temelinde Tarık Buğra’nın farklı oluşu yatar. Sonuçta, yazdıklarıyla değerlendirilmeyen, reklamı bilmediğinden bir türlü hak ettiği ilgiyi bulamayan Tarık Buğra, bir küskünlük dönemine girer; daha önce tefrika edilmiş romanlarını kitaplaştırmadan bıraktığı gibi edebî yazılarına bile ara verdiği bir döneme...

   Farklıdır Tarık Buğra ve bu farklılık, bir süre sonra yalnızlaştırır onu. Belki de bu yalnızlığını kırmak amacı da taşıyan ve konusunu Mussolini dönemi İtalyası’nın faşist baskıları altındaki aydın, yazar ve sanatçıların hayatlarından alan ''Siyah Kehribar'', bundan sonraki bütün romanlarında ayırt edici bir özellik olarak karşılaşacağımız varoluşçu motiflerle yüklüdür. Ne var ki yayımlandığı dönemde eleştirmenlerin ya çok sert saldırılarına uğrar ya da sessizlikle kuşatılır ''Siyah Kehribar''. Edebiyat çevrelerinin bu abartılı refleksinin temelinde Tarık Buğra’nın farklı oluşu yatar. Sonuçta, yazdıklarıyla değerlendirilmeyen, reklamı bilmediğinden bir türlü hak ettiği ilgiyi bulamayan Tarık Buğra, bir küskünlük dönemine girer; daha önce tefrika edilmiş romanlarını kitaplaştırmadan bıraktığı gibi edebî yazılarına bile ara verdiği bir döneme...

   Dokuz yıllık bir bekleyişin ardından gelen ''Küçük Ağa'' ile Tarık Buğra ihtişamlı bir dönüş yapar edebiyat câmiâsına. “Küçük Ağa” tıpkı birkaç yıl sonra yayımlanacak olan ''Devlet Ana'' gibi, edebiyattan çok tarihî zeminde yürütülen siyasî tartışmaları alevlendirir. ''Küçük Ağa''nın ideolojisi, İslamî temele dayanan Osmanlı düzeninin övgüsüdür, ancak Türkçü motifleriyle daha çok bir sentez arayışındadır. Altı yüz yıllık bir devlet geleneği ile sonu meçhul yeni bir kurtuluş umudu arasında tercih yapma noktasında kalıp da sonunda Küçük Ağa’ya dönüşen İstanbullu Hoca, aslında 1950’li 60’lı yılların olumlu aydın tipinin 1920’lere yansıtılmış bir halidir. Olumsuz aydın tipleri ise milletinden kopuk, siyasî ve toplumsal meselelere yanlış bir perspektifle yaklaşanlardır ki, romanda Küçük Ağa’nın ağzından Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemi üzerinden eleştirilirler. ''Küçük Ağa'', Tarık Buğra’nın resmî tarih kadar kendisini dışlayan edebiyat çevrelerine de verdiği cevaptır bir nevî.

   Türkçeyi en güzel kullanan yazarlarımızdandır Tarık Buğra. Konuşma dili de yazı dili de zarif, berrak ve akıcıdır. 1940’larda ve 50’lerde genç nesilden bir yazar sayılmasına rağmen, Nurullah Ataç’ın dil anlayışına kararlı bir şekilde karşı durur. Bu mücadeleye 1950 yılında Talat Tekin’le birlikte çıkardığı tek sayılık Zeytindalı dergisinde başlayan Buğra, hayatının sonuna kadar Türkçe için savaşır. Özellikle 1966-1969 yılları arasında yazdığı Hisar’da öz Türkçecilerle sert tartışmalara girer. “Öz Türkçe Masalı” başlıklı yazısında şu cümleleri kurar:

   “Biz de biliyoruz, şehir yerine kent dersek kıyamet kopmaz; hatta bir köy evinden bir sıva parçası dahi dökülmez. Ama şehir kelimesini bir kere gömdük mü, Tanpınar’ın bir büyük eseri, yani Türk kültürünün o eşsiz Beş Şehir’i Varto yıkıntılarının altında kaybolup gitmişe benzer. Siz şimdi Hayal Şehir’den tutun da Şehir Kâhyası’ndan Eskişehir’e kadar neler yitireceğimizi düşünün. Viranşehir bile kalmaz elimizde. Üstelik ‘köylü kentli’ sözünde tutunan o kelime Türkçe bile değildir. Soruyorlar: Arapça ‘hakikat’ın yerine Türkçe ‘gerçek’ kullanılsa ne kaybederiz? Ah kurnaz bebek; ne mi kaybederiz? Hakikati, hakikati! Bir kelimeyi, ölümünü beklemeden fırına atmakla ne mi çıkar? O kelime ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından duygu ve düşüncesinden gelecek nesilleri mahrum bırakmak kastı çıkar.”

   Bir gün, TRT Televizyonu’nda yapılan bir açık oturumda, öz Türkçe savunucusu ve TDK’nın önde gelen isimlerinden Ömer Asım Aksoy, “Sayın Buğra,” der, “Türkçe’yi sizin gibi güzel konuşan ve yazan biri nasıl olur da bize karşı çıkar?” Aldığı cevap susturucudur: “Bu söylediğiniz rasgele bir iltifat, bir nezaket cümlesi değilse, işte ondan!”

© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği