2017 / 5  E-Bülten
GERİ
USTA HİKÂYECİMİZ ÖMER SEYFETTİN
   11 Mart 1884 yılında Binbaşı Ömer Şevki Bey’le Fatma Hanım’ın oğlu olarak Balıkesir Gönen’de dünyaya gelir. Annesi Fatma Hanım, pek çok hikâyesinde vazgeçemediği fedakâr Türk annesi olarak karşımıza çıkar. Öğrenimine çocukluk yıllarının geçeceği Gönen'de, bir mahalle mektebinde başlar. Kaymakam Mehmed Bey’in kızı olan Fatma Hanım, hem anne hem de çocuklarının ilk öğretmenidir. Ömer Seyfettin’in Gönen’de doğduğu ev; sofası, odaları, mutfağı, yüklüğü, avlusuyla geleneksel bir Türk evidir. And, İlk Namaz ve Kaşağı hikâyeleri, bu dönemin toplumsal dokusundan izler taşır.

   Ömer Şevki Bey'in görevinin nakli dolayısıyla Gönen'den ayrılan aile İnebolu ve Ayancık’tan sonra İstanbul'a gelir.

   Ömer Seyfettin, İstanbul’da Mekteb-i Osmanî'de başladığı tahsiline Kuleli Askerî İdadîsi'nde devam eder. Bir süre sonra Edirne Askerî İdadîsi’nde okumayı tercih ederek Kuleli’den ayrılır. Bu dönemde, Türk Edebiyatı’nın ünlü isimlerinin eserlerini tanıma fırsatı bulur ve edebiyata olan ilgisi gelişir. Ömer Seyfettin ilk edebi çalışmaları olan şiirlerini de Edirne’de yazar. 1900'de İdadî'yi bitirerek İstanbul'a döner ve Mekteb-i Harbiye-i Şahâne'ye başlar. İstanbul’da Mecmua-i Edebiye dergisinde şiirlerinin yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına giriş yapar.

   Ömer Seyfettin, mezuniyetten sonra piyade asteğmeni rütbesiyle, Kuşadası Redif Taburu'na tayin edilir. 1906'da İzmir Jandarma Okulu'na öğretmen olarak atanır. Bu vesileyle İzmir'deki fikrî ve edebî faaliyetlerde bulunur.

   1909'da Selanik Üçüncü Ordu'da görevlendirilir. Manastır, Pirlepe, Köprülü, Cumâ-yı Bâlâ kasaba ve köylerinde görev alır. Ardından, günümüzdeki Bulgaristan sınırlarında bulunan Yakorit köyünde bölük komutanlığı yapar. Burada Türk düşmanı Bulgar komitacıların, halka yaptığı katliamları yerinde görerek, bunlarla mücadele eder. Balkan çetelerinin Türk düşmanlığını dile getirdiği ‘’Bomba’’, ‘’Beyaz Lâle’’, ‘’Tuhaf Bir Zulüm’’ adlı hikâyelerini bu görevlerdeyken edindiği izlenimler sonucunda kaleme alır. Yazıları ve hikâyeleri İstanbul’da ve Selanik’te çıkan çeşitli dergilerde takma isimlerle yayımlanır. Yine Yakorit’teyken, Ali Cânip’e yazdığı ve dil hususundaki görüşlerini özetleyen meşhur mektubu, Yeni Lisan hareketinin başlamasına vesile olur.

   1910 yılında Ziya Gökalp’in de arzu ve tavsiyesi ile tazminatını ödeyip askerlik görevinden ayrılır, hayatını yazar ve öğretmen olarak sürdürmek üzere Selanik’e yerleşir. Rumeli’nin tek Türk bilim ve edebiyat dergisi olarak Selanik'te çıkarılan Hüsün ve Şiir dergisinin ismi, Genç Kalemler'e çevrildikten sonra 11 Nisan 1911'de Ömer Seyfettin'in Yeni Lisan isimli ilk başyazısı imzasız olarak yayımlanır.

   Genç Kalemler dergisinde yazılarına devam eden Ömer Seyfettin, Balkan Savaşı’nda ordunun ihtiyaç duyması üzerine tekrar orduya katılır. Ne yazık ki, bu savaşta esir düşer. Yunanlıların elinde bir yıl esir kalan Ömer Seyfettin, esareti sırasında da hikâye yazmaya devam eder. Bu dönem hikâyeleri, Halka Doğru, Türk Yurdu ve Zekâ dergilerinde yayımlanır. Bu dönemin etkisiyle kaleme aldığı hikâyelerinden “Aleko Bir Çocuk”da, Yunan papazlarının düşmanlığını, hayatı pahasına önleyen bir Türk çocuğunu anlatır.

   Ömer Seyfettin 1913'te esareti bitince İstanbul'a döner. 23 Ocak 1913'te Enver Paşa'nın organize ettiği Bâb-ı Âli Baskını'na katılır. Daha sonra askerlikten ayrılır, yazarlık ve öğretmenlik yaparak hayatını kazanmaya başlar. Türk Sözü dergisinin başyazarlığına getirilir ve burada Türkçü düşüncenin sözcülüğünü yapan yazılar kaleme alır.

   1914 yılında Kabataş Sultanîsi'nde öğretmenlik görevine başlar ve bu görevine ölümüne dek devam eder. 1915'te İttihat ve Terakki Fırkası ileri gelenlerinden Doktor Besim Ethem Bey'in kızı Calibe Hanım'la evlenir. Calibe Hanım Türkiye’nin en seçkin modacılarından biridir. Evliliğin ilk dönemlerinden sonra Ömer Seyfettin ve Calibe Hanım’ın farklı dünyaları giderek öne çıkmaya başlar. Bir yanda ruhu millî hislerle yoğrulmuş, idealist bir yazar; bir yanda yönünü tamamen batıya çevirmiş modacı bir kadın. Ömer Seyfettin ve Calibe Hanım’ın evlilikleri fazla uzun sürmez. Evliliklerinin üstünden henüz bir yıl geçmişken kızları Güner Hanım dünyaya gelir. Güner Hanım’ın doğumundan kısa bir süre sonra Ömer Seyfettin ve Calibe Hanım’ın evlilikleri sona erer.1918'de hanımından ayrılan Ömer Seyfettin yeniden yalnızlığına döner. Gerek bozulan evliliği gerekse I. Dünya Savaşı yenilgisini görmesi onu derinden etkiler. Anadolu’da uzun seyahatlere çıkarak bu kederli havadan kurtulmaya ve her hafta en az bir hikâye yazmaya çalışır.

   Arkadaşlarına sık sık bu acının ne zaman biteceğini sorar:

   -İçim sıkılıyor... Zamanla geçer, değil mi?

   Ömer Seyfettin eşinden ayrıldıktan sonra Kalamış’ta, deniz kıyısında, etrafında tek bir bina bulunmayan küçük bir yalıya taşınır. Burada tek başına kalan Ömer Seyfettin, yazı hayatının en üretken dönemini bu evde yaşar. Öğretmenlik dışındaki bütün vaktini okuma ve yazmakla geçirir. Bu dönemde 125 hikâye kaleme alır. Hikâye ve makaleleri Yeni Mecmua, Şair, Donanma, Büyük Mecmua, Yeni Dünya, Diken, Türk Kadını dergilerinde; Vakit, Zaman ve İfham gazetelerinde yayımlanır. Bir yandan da öğretmenlik görevini sürdürür.

   Dostlarının sık sık ziyaret ettiği münzevi evinde, edebiyat sohbetleri eksik olmaz. Baha Tevfik’ten Eşref Sencer Kuşçubaşı’ya, Yakup Cemil’den Mehmet Emin Yurdakul ve Ali Canip Yöntem’e, Celal Sahir Erozan’dan Yusuf Ziya Ortaç’a çok değişik isimler dostları arasındadır.

   Ömer Seyfettin’in hasta olduğu bilinmekle beraber, onun genç yaşta öleceği ihtimali kimsenin aklına gelmez.

   Kısacık hayatına büyük işler sığdırabilmiş ve bugün bile hikâyeciliğimizin en önemli ismi olan Ömer Seyfettin, 1920 yılında şeker hastalığından rahatsızlanarak Haydarpaşa Hastanesi’ne kaldırılır. Ömer Seyfettin'in son ve en hazin hikâyesi maalesef bu şekilde başlar. Aslında şeker hastası olan Ömer Seyfettin’e, o dönemde bu hastalık bilinmediğinden eklem ağrıları ve halsizliğinden dolayı doktorlar bol bol portakal ve mandalina yemesini tavsiye ederler. Hal böyle olunca yazarın rahatsızlığı iyice artar.

   Türkçülük anlayışına ve Türk hikâyeciliğine adını altın harflerle yazdıran Ömer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde ağır bir şeker koması neticesinde ve son nefesinde kızı Küçük Güner’i sayıklayarak hayata gözlerini yumar. Önceden teşhis edilememiş olmakla beraber, yapılan otopsi sonucunda hastalığının "şeker" olduğu anlaşılır.

   Ömer Seyfettin'in naaşı hastanede kaldığı sürede onun sahipsiz olduğu zannedilir. Kimse onun ünlü hikâyecimiz olduğunu bilmez. Sahipsiz cesetlere yapıldığı gibi Türk hikâyeciliğinin büyük ismi Ömer Seyfettin’in cansız bedeni, kadavra olarak kullanılır. Bu içler acısı görüntüler gazetelerde paylaşılınca arkadaşları durumdan haberdar olur. Ancak her şey için çok geçtir. Yazar kimsesiz sanılarak tıp öğrencileri tarafından kadavra olarak kullanılmış ve bu sırada ölüm sebebi olarak "şeker" notu düşülmüştür. Ömer Seyfettin'in naaşı, hastaneden alınıp önce Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı'na defnedilir. Daha sonra buradan yol geçeceği veya araba garajı yapılacağı gerekçesiyle mezarı 23 Ağustos 1939'da Zincirlikuyu Mezarlığı'na nakledilir.

   Türk edebiyatının usta hikâye yazarı, kısa hikâyeciliğinin kurucusu, dilde sadeleşmenin öncüsü Ömer Seyfettin, sadece bir yazar değil; Ziya Gökalp’in ifadesiyle, “Yepyeni bir cereyanın ta başında bir inkılapçıdır.” O bu cereyanın genişlemesiyle millîlik, halka doğruculuk ve millî kültür hareketlerinin doğmasına yol açmıştır. Ömer Seyfettin’in Genç Kalemler dergisinde yayımlanan “Yeni Lisan” başlıklı yazısı binlerce aydının dil bilincine kavuşmasına vesile olmuştur. Ancak Ömer Seyfettin’in dil görüşleriyle uydurma dil akımının tasfiyeci anlayışını birbirine karıştırmamak gerekir. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’in başını çektiği Genç Kalemler dergisinde sadeleşme istenirken dilde tasfiyeciliğe de karşı çıkılmıştır. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’in bu dergide yayınlanan düşünceleri ve mükemmel bir dille kaleme alınan yazılarıyla, Türkçenin savunuculuğu yapılmış ve gelişmesine önemli katkılarda bulunulmuştur. O günlerde dilde önemli olan, Türkçe’yi günlük hayatta kullanmaktır. Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem’in başlattıkları Türkçe’yi günlük hayatta; yazıda ve konuşma dilinde kullanma isteği, amacına ulaşmış; Türkçe sevgisi toplumumuzun her kesiminde yaygınlaşmıştır.

   Ömer Seyfettin’in dil görüşlerinin ilk çekirdeği Ali Canip Yöntem’e yazdığı bir mektupta yer alır. Dil konusundaki görüşlerinin bir özeti olan bu mektup bugünümüze de ışık tutmaktadır:

   “Ali Canip Beğ;

   Size bir teklifim var. Kanaatlerinize pek yakın olduğu için kabul edeceksiniz sanıyorum. Bakın ne! Sayimin esasını teşkil edecek noktalar pek basit: Arapça, Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanır.

   Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilal vücuda getirelim... Ah büyük fikir! Say, sebat ister!”
© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği