2017 / 6  E-Bülten
GERİ
MİLLÎ ŞAİRİMİZ: MEHMET ÂKİF ERSOY

   Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının Aralık ayında İstanbul'da, Fatih ilçesinde dünyaya gelir. Babası Fatih Medresesi müderrislerinden Tahir Efendi, annesi Buharalı Mehmet Efendi'nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili, annesi ise Buhara'dan hacca giderken Amasya'da vefat eden Buharalı Rüştü Efendi'nin kızıdır.

   Âkif Fatih semtinin geleneksel ikliminde mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşar. Babası onu sekiz yaşından itibaren Fatih Camii’ne götürür. Âkif, ele avuca sığmayan bir çocuktur. Çalışkan ama haşarı… Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh… Âkif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak ilköğrenimine o zamanların âdeti gereği 4 yıl, 4 ay, 4 günlük iken Fatih'te Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde başlar. 3 yıl sonra iptidai (ilkokul) bölümüne geçer ve babasından Arapça öğrenmeye başlar. Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesi’nde devam ederken bir yandan da Fatih Camii'nde Farsça derslerini takip eder. Dil derslerine büyük ilgi duyan Mehmet Âkif, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca derslerinde hep birinci olur.

   Rüştiyeyi bitirdikten sonra Âkif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye'yi tercih eder ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır.

    İlk gençlik yılları da çocukluğu gibidir. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik… Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıya yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli… Mülkiye'nin İdâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra diploma alır ve yüksek kısmına kaydolur. Bir sene sonra babası vefat eder. Ertesi yıl büyük Fatih yangınında evlerinin yanması, aileyi yoksulluğa düşürür. Babasının öğrencisi Mustafa Sıtkı aynı arsa üzerine küçük bir ev yapar, aile bu eve yerleşir. Artık bir an önce meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak isteyen Mehmet Âkif, Mülkiye İdadisi’ni bırakıp o yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi'ne kaydolur. Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaşır. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye'ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul, Âkif'e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırır.

   Okul yıllarında spora büyük ilgi gösterir; mahalle arkadaşı Kıyıcı Osman Pehlivan'dan güreş öğrenir; başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına katılır; şiire olan ilgisi okulun son iki yılında yoğunlaşır. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında birincilikle bitirir.

   Mezuniyetinden sonra Mehmet Âkif, Fransızcasını geliştirir, 6 ay içinde Kur'an'ı ezberleyerek hâfız olur. Ziraat Bakanlığı’nda başladığı memuriyet hayatını 1913’e kadar sürdürür. 1898 yılında Tophane-i Âmire veznedârı Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanım’la evlenir; bu evlilikten Cemile, Feride, Suadi, Emin ve Tahir adlı çocukları dünyaya gelir.

   2. Abdülhamit rejiminin sert bir muhalifi olarak meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra, on bir arkadaşı ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olur. Ancak Mehmet Âkif, üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan "Cemiyetin bütün emirlerine, kayıtsız şartsız itaat edeceğim" cümlesinde geçen "kayıtsız şartsız" ifadesine karşı çıkar, "sadece iyi ve doğru olanlarına'" şeklinde yemini değiştirir. II. Meşrutiyet’in Âkif'in hayatında en büyük etkisi, meşrutiyetle birlikte yayın dünyasına adım atmasıdır. Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı olur ve derginin ilk sayısında Fatih Camii şiiri yayımlanır. 1913’te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı güden neşriyat şubesinde Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin ile beraber çalışır. Şubat 1913’te Bayezid Camii ve Fatih Camii kürsülerinde konuşarak halkı vatanı savunmaya çağırır.

    1916 başlarında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a gönderilir. Görevi, bu topraklardaki Arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtan İngiliz propagandası ile mücadele etmektir. Lübnan’da yaşayan Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın daveti ile 1918’de bu ülkeye giden Âkif, Lübnan’da iken Şeyhülislamlığa bağlı Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti başkâtipliğine atanır. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Said Nursi gibi isimlerin kurduğu ve Osmanlı Devleti ile diğer İslam ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek, İslam aleyhindeki gelişmelere cevap vermek amacıyla kurulan bu teşkilatta çalışırken bir yandan da Said Halim Paşa'nın “İslamlaşmak” adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirir.

    Bu dönemde Anadolu toprakları işgale uğramış; milletimiz Kurtuluş Savaşı'nı başlatarak direnişe geçmiştir. Bu harekete katılmak isteyen Âkif, Balıkesir'e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağanos Paşa Camii'nde çok heyecanlı bir hutbe verir. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbe verir, konuşmalar yapar ve İstanbul'a döner. Âkif, Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi nedeniyle 1920'de Dâr-ül-Hikmet il-İslâmiye Cemiyeti'ndeki görevlerinden azledilir. 24 Nisan 1920 günü Ankara'ya gider. Millî mücadeleye şair, hatip, gazeteci ve siyasetçi olarak katılır. Ankara'ya varışından bir süre sonra ailesini de yanına aldırır. 1920-1923 yılları arasında vekil olarak I. TBMM’de yer alır. Meclis kayıtlarında adı "Burdur milletvekili ve İslam şairi" olarak geçmektedir.

   Edebiyat tarihinde Mehmet Âkif gibi hem bağrında yetiştiği milletin bütün hissiyatını damıtıp da mısralar dizebilecek kudrete; hem de coşkunluğu ve belagati nispetinde büyük tevazûa sahip şairler nadir bulunur.

   İstiklâl Marşı için mecliste müsabaka açıldığında mükâfat olarak 500 lira verileceğini duyan Mehmet Âkif, bütün ısrarlara rağmen yarışmaya katılmak istemez. Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey yarışmaya katılan şiirlerden hiç birini beğenmeyince Âkif’i ikna çabalarına başlar. Sonunda para ödülünden muaf tutulacağı teminatıyla Âkif yarışmaya katılmayı kabul eder.

   1 Mart 1921’de orduya ithaf ettiği İstiklâl Marşı, büyük alkışlar arasında meclis kürsüsünden okunurken, Âkif mahçûbiyetten başını kolları arasına sokar ve sıranın üzerine yumulur. Hamdullah Suphi Bey’i o vaziyette dinler. Bir daha okunsun nidaları çoğalınca marş bir kere daha okunur. 12 Mart 1921 Cumartesi günü saatler 17.45’i gösterirken İstiklâl Marşı, Milli Marş olarak ayakta alkışlanarak kabul edilir.    Daha sonra söz verildiği halde 500 liralık ödülün zorla takdim edilmek istenmesi Âkif’i çok üzer. Şiddetle reddetmesine rağmen, para kendisine neredeyse zorla verilir, Mehmet Âkif ise parayı hemen Sarıkışla hastanesindeki yaralı gazilere bağışlar. Bunu yaparken borç içindedir ve Ankara’nın soğuğunda giyebileceği bir paltosu bile yoktur. Yağmurlu havalarda bir dostunun yağmurluğunu alarak Meclis’e gitmektedir. Onu tahrik edip parayı almasını sağlamak için “Sırtında palton yok, bana olan borcunu da daha ödeyemedin, buna rağmen parayı almamakta inat ediyorsun” diyen bu dostuna çok kırılır ve onunla iki ay dargın kalır.

   Ahlâkî duruşu son derece sağlam ve bir dürüstlük abidesi olan Mehmet Âkif, harp yıllarında kardeşinin evinde çayın şekerle içildiğini görünce, “Milletin yemediğini siz nasıl yiyorsunuz!” diye sitem etmiş ve bir müddet kardeşinin evine bile adım atmamıştır.

    İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilen Mehmet Âkif, 1922 yılında sağlık gerekçesi ile milletvekilliğinden istifa eder. 1923 yılının Mart ayının son günlerinde ortadan kaybolan yakın arkadaşı Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Kumandanı Topal Osman tarafından öldürüldüğünün anlaşılması üzerine kendine yeni bir yurt bulması gerektiğini hisseder. Bir süredir kendisini Mısır’a davet eden Mısır Hıdivi Abbas Halim Paşa'nın davetine uyar ve böylece kışlarını Mısır’da geçirmeye başlar. Âkif, gitmeden önce Kur'an'ın mealini hazırlamak için Diyanet İşleri Başkanlığı ile anlaşma imzalar.

   En ünlü eseri Safahat 1924 yılında Türkiye'de basılır. Birkaç sene yazları İstanbul'da, kışları Mısır'da yaşayan Mehmet Âkif, 1926 kışından sonra Mısır’dan dönmez. Kahire yakınlarındaki Hilvan'a yerleşir. Burada adeta inzivaya çekilerek Kur'an-ı Kerim meali üzerinde çalışmayı sürdürür ancak ülkesinde Türkçe ezan-ibadet projelerinin hayata geçirileceğini öğrenince kendi çalışmasının bu projede kullanılmasından çekinerek 1932’de mukaveleyi fesheder. Diyanet İşleri Başkanlığı böylece hem tercüme hem yorumlama işini Elmalılı Hamdi Efendi'ye verir. Âkif, kendi yazdıklarını dostu Yozgatlı İhsan Efendi'ye teslim eder ve ölür de gelmezse yakmasını nasihat eder.

    Âkif, muhtaç olduğu, maddî sıkıntı çektiği zamanlarda bile paraya hiç önem vermez. Mısır'da Prens Abbas Halim Paşa'nın misafiri olarak yaşadığı yıllarda, yirmi bin lira gibi, o gün için çok büyük bir para olan emekli ikramiyesini bile hükümete müracaat edip almaz.

   O sadece Mısır'da değil, Millî Mücadele yıllarında, Ankara'da milletvekili iken de böyle yaşar. Yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay o günleri şöyle anlatır:

  "Hiç unutmam, Âkif bir akşam bizi, Ankara'da evine çay içmeye çağırmıştı. Biz tam ona gitmek üzere iken o, koşa koşa geldi, dedi ki:
   -Akşam çayını sizde içeceğiz.
  Ben tabiî buna memnun oldum. Fakat sebebini öğrenmek istedim. Sordum. Gülerek dedi ki:
   -Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler.
  O oda ki, mefrûşatı zâten tek kilimden ibaretti ve o tek kilimi bir fakire veren de aslında kendisiydi."

“Dış yüzüm böyle ağardıkça ağarmakta, fakat
Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası!
Beni kendimden utandırdı hakikat, şimdi
Bana hiç benzemeyen sûretimin manzarası.”

   63 yıl daima sıkıntı ve çileyle dolu bir hayat süren yorgun vücudu, sonunda isyan eder Âkif’in. O yıllarda müderrislik yapmakta olduğu Mısır’da çok sıkılan ve oralarda can vermek istemeyen Mehmet Âkif, İstanbul’a döner. Kısa bir süre sonra hastalığa yenik düşerek 27 Aralık 1936 akşamı hayata gözlerini yumar ve ertesi gün Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Mezarlığı’na defnedilir. O, fetihten beri şehrin toprağına kendi eseriyle gömülen ilk mevtadır; zira defin esnasında gençler bir ağızdan İstiklâl Marşı’nı okumaktadırlar.

   Âkif’in cenazesi için resmî bir tören hazırlanmaz. Mehmet Akif’in Cenaze namazına bir hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer 5 Ocak 1987 de Tercüman gazetesinde “ Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında o günü şöyle anlatır:

    “…O zamanların ülkemizde egemen tek parti düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı.

   Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmını bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akife ait bulunduğu anlaşılınca bir anda yüzler genç ağlamaya başladı. …Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama vali, belediye reisi ve tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu.”
© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği