2017 / 7  E-Bülten
GERİ
ŞÂİR-İ ÂZAM:
ABDÜLHAK HÂMİT


  1852 yılında İstanbul Bebek’teki Hekimbaşı Yalısı’nda köklü ve eski bir ulema ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası, tarihçi ve diplomat Hayrullah Bey, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır.

 Bebek’teki Mahalle Mektebi’nin ardından bir süre Rumelihisarı Rüştiyesi’ne devam eder, daha sonra evde özel dersler almaya başlar. Kendisine özel ders veren hocalardan Evliya Hoca ve Tahsin Hoca’nın, üzerinde büyük etkisi olur. 10 yaşındayken ağabeyi Nasuh Bey ile birlikte Paris’e Milli Eğitim müsteşarı olarak eğitim sistemini inceleyen babasının yanına gider ve eğitimine orada devam eder. Paris’teki bir buçuk yıl süren eğitimin ardından yurda döndükten sonra Robert Kolej’e girer. Ancak asıl eğitimini evde özel hocalardan alır. Henüz çocuk yaşta iken usul-adap öğrenmek için bir okul vazifesi gören Bab-ı Ali Tercüme Odası’nda kâtip olarak çalışır. Bir yıl sonra babasının Tahran büyükelçisi olarak atanması üzerine onunla birlikte Tahran’a gider. Burada Farsça öğrenir ve İran edebiyatını tanıma fırsatı bulur.

  Babasının ölümü üzerine 1867’de İstanbul’a dönen Abdülhak Hâmit, memuriyete başlar. 1873’te Recaizade Ekrem ile tanışır ve yazarı, Namık Kemal’den sonra “ikinci üstadı” olarak kabul eder. Bu arada sırasıyla Maceray-ı Aşk, Sabr ü Sebat, İçli Kız ve Duhter-i Hindu adlı eserlerini kaleme alarak edebiyat dünyasına girer.

  1874 yılında Fatma Hanım ile evlenir. Fatma Hanım onun ilk aşkıdır ve şiirlerine büyük ölçüde tesir eder. Çiftin Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu olur. Büyük bir üretkenlikle birbiri ardına çıkardığı kitapları geniş yankı bulur, ünü Osmanlı ülkesine yayılır.

  Hariciye mesleğini seçen ve 1876’da Paris elçiliği ikinci kâtibi olarak Fransa’da görevlendirilen Abdülhak Hâmit, eşini ve çocuğunu Edirne’de ağabeyinin evinde bırakıp görev yerine gider. 2 yıl süre ile Paris’in eğlence dünyasında yaşadıklarını “Divaneliklerim yahut Belde” adıyla kitaplaştırır. On yedi şiir içeren bu kitapta hayat ve gerçek dünyayı anlatması, Hâmit’in şiire getirdiği yeniliklerdendir. Paris yıllarında daha sonra Damat Ferit Paşa olarak tarih sahnesinde yerini alacak Ferit Bey ile arkadaşlık eder.

 Abdülhak Hâmit’in Paris’te iken gezip tozmanın yanı sıra Racine, Corneille, Victor Hugo, Lamartine, Musset gibi Fransız yazarlarını okur, “Nesteren” ve “Tarık” oyunlarını yazar. Corneille’in bir oyununa nazire olarak yazdığı, iki kardeş hükümdarın kavgasını anlatan “Nesteren”’in konusu, V. Murat ve II. AbdülHâmit’in durumuyla benzerlik gösterdiği için görevden alınır. Yeni bir göreve atanıncaya kadar geçen iki sene içinde Edirne’de yaşar ve kendini edebiyata verir. “Sahra”, “Tezer”, “Eşber”, “Bir Sefilenin Hasbıhâli” adlı eserleri bu dönemde tamamlanır.

 Bütün arzusu Paris’e gitmek olan Hâmit, 1880’de Berlin sefaretine atanır ancak bu görevi kabul etmez. 1881'de Yunanistan’ın Golos şehrine atanır, burada karısı Fatma Hanım ile beraber üç yıl kalır. 1883’te Bombay konsolosluğuna atanır. Hasta olan karısına havasının yarayacağını düşünerek bu görevi kabul eder ve Hindistan’a gider. 3 yıl kaldığı Hindistan’da tabiatın güzellikleri şiirleri için ilham kaynağı olur. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıkar. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuh Bey’in konağında hayatını kaybeder. Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder ve ünlü şiiri “Makber'i” yazar. İstanbul'a döndüğünde kendisini edebiyata verir.

  1886 yılında Londra Sefareti Başkâtibi olur. Bu dönemde kaleme aldığı “Zeynep” adlı oyununda, “devlet ve hanedanla eğlendiği” sonucuna varıldığı için görevinden alınan Hâmit, İstanbul’a döner. Bir süre boşta kaldıktan sonra II. AbdülHâmit’e bir dilekçe yazıp edebiyatla uğraşmayacağına söz vermesi üzerine affedilerek Londra’daki görevine döner. Çok uzun süre kaldığı İngiltere’yi yarı vatan edinir.

  1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla evlenen Hâmit, 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirir. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine atanır, eşini İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel’e gider. İlk eşi Fatma Hanım gibi Nelly Hanım da vereme yakalanır. Eşini çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly adlı bir kadınla birlikte yaşamaya başlar ve onu İstanbul’a getirir. Eşinin durumu öğrenmesi üzerine onun yanına dönmek zorunda kalır. Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra İstanbul’a döner. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu tasarısını gerçekleştiremez. 1911’de Cemile Hanım ile üçüncü evliliğini yapar. Bu evlilik, 20 gün sürer. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e döner.

  1912’de ağabeyi Nasuh Bey’in ölümünün ardından Abdülhak Hamid’in işine son verilir. Hamid, aynı yıl 18 yaşındaki Belçikalı Lüsyen Hanım ile evlenip İstanbul’a döner. Kendisine önerilen Maarif Nazırlığı görevini kabul etmez. Meclis Ayan Üyeliğine getirilen ve bir süre sonra meclis başkanı olan Hamid, I. Dünya Savaşı sonunda eşi ile birlikte Viyana’ya gider. Burada sıkıntılı, parasız günler geçirir. Bu dönemde Türkiye’de geniş yankılara yol açan “Şair-i Âzam” adlı şiiri Tanin Gazetesi’nde yayımlanır.

 Hâmit, Şairi-i Âzam şiirinin yayımlanmasının ardından Ankara hükûmetinin devreye girmesiyle İstanbul'a gelir. Kendisine Ankara hükûmeti tarafından maaş bağlanır ve belediye tarafından İstanbul’da Maçka Palas’ta bir daire verilir. Bu arada 1920’de eşi Lüsyen Hanım’la dostça yollarını ayırırlar ancak bir İtalyan kontu ile evlenen Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürerek iletişimlerinin hiç koparmazlar. Lüsyen Hanım, 1927'de eşini ve kontes unvanını terk edip Abdülhak Hâmit’e geri döner.

  1928'deki ara seçimde TBMM III. dönem İstanbul milletvekili olarak meclise giren Hamid, IV. ve V. dönemlerde de İstanbul milletvekilliği görevini sürdürür.   Türk edebiyatının Şair-i Âzam’ı Abdülhak Hâmit, 12 Nisan 1937'de zatürre hastalığından kurtulamayıp hayata gözlerini yumar ve devlet merasimiyle Zincirlikuyu Asri Mezarlığı'na defnedilir.


                  MAKBER

   Eyvah! Ne yer ne yar kaldı,
   Gönlüm dolu ah ü zar kaldı.
   Şimdi buradaydı gitti elden,
   Gitti ebede, gelip ezelden.
   Ben gittim, o hâk-sar kaldı,
   Bir kûşede târumâr kaldı;
   Baki o enîs-i dilden, eyvah!
   Beyrut'da bir mezar kaldı.

   Nerde arayım o dil-rübâyı?
   Kimden sorayım o bî-nevâyı?
   Bildir bana nerde, nerde ya Rab?
   Kim attı beni bu derde ya Rab?
   Derler ki: “Unut o âşinâyı,
   Gitti, tutarak reh-i bekâyı”
   Sığsın mı hayale bu hakikat?
   Görsün mü gözüm bu macerayı?

   Sür'atle nasıl değişti hâlim?
   Almaz bunu havsalam, hayâlim.
   Bir şey görürüm, mezara benzer,
   Baktıkça alır, o yâre benzer.
   Şeklerle güzâr eder leyâlim,
   Artar yine mâtemim, melâlim.
   Bir sadme-i inkılâbdır bu,
   Bilmem ki yakın mıdır zevâlim?

   Çık Fâtıma, lâhdden kıyâm et,
   Yâdımdaki hâline devâm et!
   Ketmetme bu râzı, söyle bir söz,
   Ben isterim âh öyle bir söz!
   Güller gibi meyl-i ibtisâm et,
   Dağ-ı dile çâre bul, merâm et!
   Bir tatlı bakışla, bir gülüşle
   Eyyâm-ı hayâtımı tamâm et!

   Gitti nazarımdan, ah gitti...
   Bî-maksad ü bî-günah gitti.
   Her ferd cihânda birdir amma
   Bir tane değildir, öyle -hâşâ!-
   Bir tane idi o mah gitti,
   Aylarca olup tebâh gitti,
   Görsem yeridir seni karanlık,
   Nurum benim ey İlah gitti.

   Ey yar, şu nev-bahâr sensin.
   Ben anlıyorum ki yâr sensin
   Ettikçe nigâh bahr u behre,
   Birden sanırım ki bazı kerre,
   Meşcerdeki râzgâr sensin
   Ağlar, derim, eşkbâr sensin
   Türben görününce anlarım ki
   Öldüm, bana türbedâr sensin.
© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği