2018 /  3  E-Bülten
GERİ

ÛDÎ NEVRES BEY

Nevres Bey, 1873 yılında Malatya’nın Yeşilyurt ilçesinde doğar. Horum Hâfız diye bilinen ve demirci ustası olan babasının 1880 yıllarında İstanbul’a gitmesinden iki yıl sonra annesinin ölümü üzerine babası tarafından İstanbul’a getirtilir. Ardından babasının da ölümüyle Nevres’in eğitimi ve yetişmesi İstanbul’a ilk gelişinde babasını da himayesine almış olan bir paşa tarafından sağlanır. Öğrenimini tamamladıktan sonra Bâbıâli’de çalışmaya başlar. Düzenli bir şekilde ders almadan kendi kendine devam ettirdiği mûsiki çalışmalarında büyük başarı gösterir ve bu arada ud çalmayı öğrenir.

Mûsikideki dönüm noktasının Tanbûrî Cemil Bey ile tanışmasından sonra olduğu söylenir. 1900’lü yıllarda ûdî olarak şöhrete kavuşan, zaman zaman devlet adamlarının konaklarında özel mûsiki dersleri veren ve dönemin önemli mûsikişinaslarının katıldığı toplantıların vazgeçilmez simaları arasında yer alan Nevres Bey’in özellikle 1908’de Tepebaşı Gazinosu’nda Manyasîzâde Refik Bey’in himayesinde düzenlenen, devrin ünlü sâzende ve hânendelerinin katıldığı konserle şöhreti daha da artar. I. Dünya Savaşı’ndan önce plak çalışmaları için gittiği Almanya’dan dönüşünde armoni öğrenmeye başlar. Cumhuriyet’in ilânından birkaç yıl sonra Mustafa Kemal’in isteği üzerine Cumhurreisliği Hususi Kalemi’nde görevlendirildiyse de Ankara’nın havasına alışamadığından İstanbul’a döner. 1930’da Münir Nurettin Selçuk’un şimdiki Dormen Tiyatrosu olan Fransız Tiyatrosu’nda verdiği ilk konsere udu ile katılan Nevres Bey, İstanbul Radyosu’nun ilk yayınından itibaren enstrümanı ile programlara katılmaya başlar. Ancak yapılan yayınların kalitesinden şikâyet ettiği için hiç radyo dinlemediği söylenir. 1934’te çıkarılan soyadı kanunu ile Orhon soyadını aldıysa da Ûdî Nevres diye şöhret bulur.

O zamanların rakipsiz bir ud icracısı olarak olağanüstü bir kulakla en ufak bir falsoya tahammül edemez Nevres Bey. Dostlarına eserlerinin iyi anlaşılamayacağı için beste yapmaktan çekindiğini söyler. Daha çok İstanbul'un tabiat güzellikleriyle dolu sessiz semtlerinden Çamlıca, Yakacık, Beylerbeyi'nde dolaşır, özellikle Yakacık'ı çok beğenir, "Zengin olsam bir kulübe yaptırır burada otururum" der. Talebelerinden Safiye Ayla, onun için "Sağlığında bir kulübe yaptıramadı ama ölümünde dileği yerine geldi" cümlesini kurar.

Nevres Bey 22 Ocak 1937 tarihinde Cerrahpaşa Hastahanesi'nde gırtlak kanserinden eder ve Yakacık mezarlığına defnedilir. Hiç evlenmeyen Udi Nevres’in, hastanede yattığı günlerde pek arayanı, soranı olmaz, büyük bir yalnızlık içinde bir kez daha unutulmuşluğun sisleri içinde kaybolup gider.

Türk mûsikisi tarihinin en büyük ud icracılarından olan Nevres Bey ses sanatkârlığı ve bestekârlığının yanı sıra hocalığıyla da tanınmıştır. Geleneksel ud tekniğini aşarak tamamen kendine has bir teknik geliştirmiş, Tanbûrî Cemil’in tamburda açtığı çığırı Nevres Bey udda yapmıştır. Şerif Muhittin Targan gibi ud virtüozlarının ortaya çıkışında onun önemli rolü olduğu kabul edilir. Dönemin tanınmış pek çok sâzendesiyle birlikte çalan ve ünlü hânendelere de eşlik eden Nevres Bey’in birlikte çaldığı sâzendeler arasında Tanbûrî Cemil, Kanûnî Şemsi, Lavtacı Hristo, Kemânî Memduh, Kemânî Bülbülî Sâlih, Kemençeci Vasil, Santûrî Edhem Efendi, Ruşen Ferit Kam, Nubar Tekyay ve Artaki Candan’ı özellikle zikretmek gerekir.

Nevres Bey, Türkiye’de plak sanayiinin yerleşmeye başladığı dönemden itibaren plak çalışmalarına udu ve sesiyle katılarak Columbia, Sahibinin Sesi ve Pathé gibi firmalarda Tanbûrî Cemil ve Sadi Işılay’la birlikte plaklar doldurur ve bazı eserler okur. Ayrıca Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Arşivi’nde kayıtları bulunmaktadır. Tenkitçi ve hırçın kişiliğinin yanı sıra sıkıcı denecek derecede prensiplerine bağlı olan Nevres Bey udunu hiçbir zaman geçim vasıtası olarak kullanmaz. Udunun üzerine büyük bir titizlikle eğildiği, onu kimseye vermediği, hatta kırılmasından korktuğu için çok defa toplu ulaşım araçlarına binmeyip yürümeyi tercih ettiği söylenir. Mizaç olarak Tanbûrî Cemil’le pek uyuşamamasına rağmen saz topluluklarında uzun süre birlikte çalmışlardır. Olağan üstü bir mûsiki kulağına sahip olan Nevres Bey en küçük bir falsoyu bile hoş görmez, hemen müdahale ederdi. Pek çok ses ve saz sanatçısı yetiştirmiştir. Bunlar arasında Refik Talat Alpman, İbrahim Ziya Özbekkan ve Bedriye Hoşgör onun udda devamı olmuş ve daha sonra gelenler de bu tekniği ilerletmeye gayret etmiştir. Lâle ve Nergis hanımlarla Safiye Ayla Targan da yetiştirdiği ses sanatçılarının en ünlülerindendir. Ayrıca Suphi Ziya Özbekkan ile İbrahim Ziya Bey’e de mûsiki dersleri vermiştir.

Bir Münir Nureddin konserinden edinilen şu izlenimler Peyami Safa'nındır:

"... Bir üstadın elinden gayrı her elde kabaklaştığı için pek nankör ve nankör olduğu için de pek talihsiz bir saz diye tanıdığımız ud, Nevres'in parmaklarında o tombalak ve geri mimarisinden hiç beklenmeyen sesler veriyordu. Saz mızrabın, mızrap elin, el de büyük bir ruhun emrinde oldukça, udla en kabiliyetli başka bir enstrüman arasında hiç bir fark kalmıyor. Çünkü ses veren saz değil ruhtur. Nevres'i dinlerken inanacağımız geliyordu ki, bu harikulade adam uda değil de mermere vursa o sükuti maddeden yine bir melodi abidesi çıkabilir. Deruni bir sanat olmakta en yüksek merhaleye varan eski Türk Musikisi, deruni bir adam olmakta onun kadar gösterişsiz ve yalansız, temiz ve halis Nevres'lerimizin udunda en derin ifade vasıtasını buluyordu."

"Fahire'nin, Refik'in saz refakatiyle, Münir Nureddin'in hele bestenigâr türküyü okurken o unutulmaz bir harika derecesinde yaptığı ara taksimi yaratan sesiyle bu konserin ruhuna kattıkları güzellik Nevres'in etrafında, Nuri Halil'i de ilave edersek, dört büyük artistin bizi kendi içimize doğru ne kadar uzaklara doğru götürebileceğini evvelki gece ispat etti. Uzaklara ve ötesinde Allah'a benzer bir kudret bulunduğunu hissettiğimiz yükseklere..."

Dostlarına, iyi anlaşılamayacağı endişesiyle beste yapmaktan çekindiğini söyleyen Nevres Bey fazla eser bestelememekle birlikte günümüze ulaşan eserleri onun bu konudaki başarısını göstermektedir. Tanbûrî Cemil’le beraber besteledikleri muhayyer saz semâisinin yanı sıra 1926 yılında Lâika Karabey’e ithafen bestelediği hüzzam saz semâisi onun şaheseri olarak kabul edilir. Bestelediği sekiz adet şarkıdan, “Âşiyân-ı mürg-ı dil zülf-i perîşânındadır” mısraıyla başlayan ısfahan ve “Gün kavuştu su karardı beni üzme güzelim” mısraıyla başlayan muhayyer şarkıları en meşhur eserleridir.
© Copyright 2015 T.C. İSTANBUL VALİLİĞİ
Bu e-posta, İstanbul Valiliği e-bültenine abone olduğunuz için size ulaştı.
Aboneliğinizi sonlandırmak isterseniz lütfen tıklayınız.
Facebook Twitter Google+ T.C. İstanbul Valiliği